Arin
I — Sığınağın Sabahı
Veren Sığınağı hiçbir zaman sessiz uyanmazdı.
Arin bunun nedenini yıllar önce düşünmeyi bırakmıştı.
Güneş henüz doğu tepelerinin üzerine çıkmadan mutfaktan tencere sesleri gelir, avludan tahta kılıçların birbirine çarpışı duyulur, koridorlarda birileri kaybettiği çorabı ararken başka biri çoktan ahırın kapısını açmış olurdu. Yağmur yağdığında çatıdaki eski kiremitlerden biri mutlaka sızdırır, rüzgâr sert estiğinde kuzey duvarındaki pencere çerçevesi bütün gece inlerdi.
Sığınak yaşayan bir yerdi.
Yaşayan yerler de sessiz olmazdı.
Arin kılıcını dizlerinin üzerine yatırmış, bıçağın yüzeyindeki ince çizgiyi başparmağıyla takip ediyordu. Bilenmemiş bir yer değildi. Çatlak da değildi. Yalnızca geçen haftaki eğitim sırasında kenara sürtünmüş küçük bir iz.
Yine de hoşuna gitmedi.
Kılıcı çevirdi.
Sabah ışığı metalin üzerinden kaydı.
“Onu biraz daha incelersen senden utanıp kendi kendini bileyecek.”
Arin başını kaldırmadan konuşanın kim olduğunu anlamıştı.
“Senin zincirin kendi kendini onarmadı.”
Kapının yanında duran Dagan’ın yüzündeki sırıtış kayboldu.
“Zincirimde bir şey yok.”
Arin kılıcı kınına soktu.
“Üçüncü halkayı göster.”
Dagan birkaç saniye olduğu yerde kaldı.
Sonra elindeki ağır zinciri kaldırıp baktı.
Bir.
İki.
Üç.
Üçüncü halkanın iç kısmında metal incelmişti.
Dagan başını kaldırdı.
“Bunu ne zaman gördün?”
“Dün.”
“Dün neden söylemedin?”
“Bugün kullanmayacağını düşündüm.”
Dagan zinciri yüzüne biraz daha yaklaştırdı.
“Bugün de kullanmayacağım.”
Arin ayağa kalktı.
“Tamir ettir.”
“Bir çizik.”
“Tamir ettir.”
Dagan iç çekti.
“Sığınağın en sevdiğim tarafı, burada herkesin başkasının işine karışması.”
Arin cevap vermedi.
Dagan kapıdan çıkarken zincirin halkalarını yeniden sayıyordu.
Arin onu birkaç saniye izledi.
En azından tamir ettirecekti.
Bu yeterliydi.
Odadan çıktığında koridor çoktan dolmuştu.
İki küçük çocuk basamaklarda oturmuş bir botun bağcıklarını çözmeye çalışıyordu. Birinin saçları uykudan hâlâ bir tarafa yatmıştı. Diğeri, kendisinden iki yaş küçük görünen arkadaşına düğümün nasıl açılacağını anlatıyor ama her denemede onu biraz daha sıkıyordu.
Arin yanlarından geçerken durdu.
“Ver.”
Çocuk botu uzattı.
Arin düğümü gevşetti, bağcığı çekip çıkardı ve tekrar çocuğun önüne bıraktı.
“Teşekkürler.”
“Bir dahaki sefere kesmeye çalışma.”
İki çocuk birbirine baktı.
Arin kaşını kaldırdı.
Küçük olan elindeki minik bıçağı arkasına sakladı.
“Ben bir şey yapmadım.”
“Tabii.”
Yürümeye devam etti.
Arkasından fısıltı geldi.
“Nasıl gördü?”
Diğeri daha da alçak sesle cevap verdi.
“Her şeyi görüyor.”
Arin istemeden gülümsedi.
Görmüyordu.
İnsanlar yalnızca bakmayı çoğu zaman unutuyordu.
Avluya açılan kapıya ulaştığında soğuk hava yüzüne vurdu.
Güneş daha yeni yükseliyordu.
Sığınak, Veren Hollow’un kuzeybatısındaki alçak tepelerden birinin eteğine kurulmuştu. Eskiden ne olduğu konusunda herkesin farklı bir fikri vardı. Bazıları yapının yüzyıllar önce küçük bir manastır olduğunu söylerdi. Bazıları savaş zamanında depo olarak kullanıldığını. Edran ise her iki hikâyenin de doğru olabileceğini, insanların aynı binayı farklı dönemlerde farklı amaçlarla kullanmasının şaşırtıcı olmadığını söylerdi.
Taş duvarların bir kısmı çok eskiydi.
Sonradan yapılan ahşap eklemeler o kadar eski değildi.
Yeni batı kanadı ise Dagan’ın tabiriyle “ilk sert rüzgârda Tanrılara kavuşacak kadar yeniydi.”
Şimdilik ayakta duruyordu.
Avlunun ortasında dört genç eğitim yapıyordu.
Sera onların etrafında dolaşıyordu.
Elinde silah yoktu.
İhtiyacı da yoktu.
Arin kapının eşiğinde bir süre durdu.
On beş yaşlarında bir çocuk tahta kılıcıyla önündeki kıza saldırdı. Kız geri çekildi, darbeyi savuşturdu ve karşılık vermeye çalıştı.
Sera elini kaldırdı.
“Dur.”
İkisi hemen durdu.
Sera çocuğun ayağına baktı.
“Tekrar.”
Çocuk saldırdı.
“Dur.”
Tekrar durdular.
Sera bu kez bir şey söylemeden çocuğun sağ ayağını kendi botuyla birkaç santim geriye itti.
“Şimdi.”
Çocuk saldırdı.
Dengesi daha sağlamdı.
Sera başıyla hafifçe onayladı.
Arin yürümeye devam etti.
Sera onu görmüştü.
Belli etmedi.
Bu da Sera’nın selam verme biçimlerinden biriydi.
Avlunun diğer tarafında birinin oturduğunu fark etti.
Liora.
Taş duvarın dibindeki uzun masada başını bir kitabın üzerine koymuştu.
Yanında yarısı sönmüş bir yağ lambası duruyordu.
Arin yaklaştı.
Kitabın kapağında eski harflerle yazılmış bir başlık seçebildi.
Kuzey Havzası Vaka Derlemeleri — Üçüncü Cilt
Kitabın altından birkaç kâğıt taşıyordu.
Liora’nın saçları sayfaların üzerine dağılmıştı.
Arin masadaki boş bardağı gördü.
Mutfaktan geçerken bir sürahi ve temiz bir kupa aldı. Suyu doldurup kitabın kenarından yeterince uzağa bıraktı.
Liora kıpırdamadı.
Arin geri dönmek üzereyken gözlerini açtı.
“Onu oraya sen mi koydun?”
Arin dönmeden cevap verdi.
“Hayır.”
“Arin.”
“Su kendi kendine geldi.”
Liora doğrulup saçlarını yüzünden çekti.
“Gece boyunca kayıt okursan susuyorsun demek ki.”
“Gece boyunca kayıt okumadım.”
Arin masadaki sönmüş lambaya baktı.
Liora da baktı.
“Bir kısmını sabah okudum.”
“Güneş doğmadan önce?”
“Teknik olarak sabah.”
Arin bir şey söylemedi.
Liora kupayı aldı.
“Teşekkür ederim.”
Bu kez cevap vermedi.
Mutfaktan kızarmış ekmek kokusu yayılıyordu.
Avlunun bir köşesinde üç çocuk kümesin kapısını açmak için birbirleriyle tartışıyor, arka taraftaki küçük atölyeden çekiç sesleri geliyordu.
Sığınakta kimse tamamen boş durmazdı.
Burada büyüyen herkes bir iş öğrenirdi.
Avcılık yalnızca seçeneklerden biriydi.
Arin bunu çocukken anlamamıştı.
Sığınakta kalan herkesin bir gün silah kuşanıp dışarı çıkacağını düşünürdü. Sonra birlikte büyüdüğü insanların farklı yönlere gittiğini görmüştü.
Biri marangoz olmuştu.
Biri güneydeki bir ticaret kervanına katılmıştı.
Bir başkası Veren Hollow’da fırın açmıştı.
Bazılarıysa geri dönmemişti.
Her gidenin öldüğü anlamına gelmiyordu.
Edran bunu ona bir keresinde özellikle söylemişti.
Arin o zaman on dört yaşındaydı ve üç yıldır haber alınamayan eski bir Sığınak öğrencisinin adını yemek masasında duyduğunda sustuğunu fark etmişti.
“Birinden haber almamak onu mezara koymaz,” demişti Edran.
Arin o sözün doğru olduğunu biliyordu.
Yine de insanların yokluğuna alışmanın, onların güvende olduğuna inanmakla aynı şey olmadığını da öğrenmişti.
Sağ bileğindeki deri bant hafifçe gevşemişti.
Arin başparmağıyla yerine itti.
Koyu derinin üzerine kazınmış beş kısa çizgi sabah ışığında bir an göründü, sonra kolunun altında kayboldu.
“Yine yapıyorsun.”
Arin arkasını döndü.
Dagan zinciri olmadan geri gelmişti.
“Ne yapıyorum?”
“Etrafı sayıyorsun.”
“Saymıyorum.”
“Saydın.”
“Ne saydım?”
Dagan bir an düşündü.
“Bilmiyorum.”
Arin yürümeye başladı.
“Güzel tespit.”
“Seninle konuşmak insanı yoruyor.”
“Zincir?”
“Atölyede.”
“Güzel.”
“Bunu söylediğine inanamıyorum.”
Sığınağın ana binasına birlikte girdiler.
Yemek salonunda uzun masaların yarısı doluydu.
Arin dört kişilik boş bir yer buldu.
Sonra bir an durdu.
Dört.
Dagan çoktan oturmuştu.
Sera birkaç dakika sonra içeri girdi.
Liora kupasını yanında getirmişti.
Her şey olması gerektiği gibiydi.
Arin de oturdu.
Mutfaktan gelen büyük tencereler masalara dağıtıldı. Yulaf lapası, sıcak ekmek, sert peynir ve bir önceki akşamdan kalan elmalar.
Dagan önüne konan kaseye baktı.
“Bunun yemek olduğundan emin miyiz?”
Karşı masadan küçük bir çocuk bağırdı.
“Ben seviyorum!”
Dagan ona baktı.
“İnsan büyüdükçe umutlarını kaybediyor.”
Sera ekmeğini böldü.
“Sen doğuştan böyleydin.”
Masadaki iki genç kahkahayı bastıramadı.
Dagan onlara döndü.
“İkiniz de sabah eğitimine benimle geleceksiniz.”
Kahkaha anında kesildi.
Arin ekmeğinden bir parça kopardı.
“Tehdit etme.”
“Eğitim teklif ettim.”
“Hayır.”
“Büyümelerini önemsiyorum.”
Sera:
“Hayır.”
Liora kupasının üzerinden gülümsedi.
Dagan başını iki yana salladı.
“Bu masada saygı kalmamış.”
Arin tam cevap verecekken yemek salonunun diğer ucunda bir kapı açıldı.
Konuşmalar tamamen kesilmedi.
Ama azaldı.
Edran içeri girdi.
Bastonunun taş zemine vuran sesi yüksek değildi.
Yine de Arin her adımı duyuyordu.
Edran Veyr’in yaşı konusunda Sığınakta farklı tahminler vardı. Çocuklardan bazıları onun altmışı geçtiğine yemin ederdi. Dagan bir defasında Edran’ın aslında yüz yaşında olduğunu, yalnızca öfkeden ölmediğini söylemişti.
Arin onun kaç yaşında olduğunu biliyordu.
Ama bazen rakamın hiçbir şey anlatmadığını düşünürdü.
Edran uzun boyluydu.
Hâlâ.
Sol bacağını tam uzatamadığı için yürürken omuzlarından biri diğerinden biraz aşağı inerdi. Kırlaşmış koyu saçlarını ensesinde kısa tutar, sakalını hiçbir zaman tamamen uzatmazdı.
Sol eli bastonun sapına değmiyordu.
Çoğu zaman göğsüne yakın dururdu.
İki parmağı diğerleri kadar rahat hareket etmezdi.
Arin çocukken bunu çok merak etmişti.
Sormamıştı.
Edran da anlatmamıştı.
Bir gün öğrenmenin daha iyi olacağını düşünmüştü.
Yıllar geçtikçe o günün kendiliğinden gelmesini beklemeyi bırakmıştı.
Edran yemek salonunu gözden geçirdi.
Kimse ayağa kalkmadı.
Kimse selam vermedi.
Burası kışla değildi.
Edran da bunu istemezdi.
Mutfaktan kendi kasesini aldı ve salonun köşesindeki küçük masaya doğru yürüdü.
Ama oturmadan önce kapı yeniden açıldı.
Bu kez içeri giren kişi Sığınaktan değildi.
Üzerindeki pelerinin etekleri çamur içindeydi.
Botlarının üzerinde kurumuş toprak vardı.
Adamın yüzü yol yorgunluğundan çökmüş görünüyordu.
Arin ekmeği elinde tuttu.
Yabancı kapının yanında bir an durdu.
Bunca insanın ona dönmesine alışık olmadığı belliydi.
Sonra Edran’ı gördü.
“Elimde size ait olduğunu söyledikleri bir mektup var.”
Salonda birkaç kişinin konuşması kesildi.
Edran bastonuna biraz daha ağırlık verdi.
“Kim söyledi?”
Adam pelerininin içinden katlanmış bir kâğıt çıkardı.
“Veren Hollow ihtiyar heyeti.”
Arin’in eli durdu.
Yalnızca bir an.
Masanın diğer tarafında Dagan’ın da sustuğunu fark etti.
Sera başını yabancıya çevirmişti.
Liora kupasını masaya bıraktı.
Veren Hollow.
Arin ismi uzun zamandır yüksek sesle duymamıştı.
Sığınaktan yalnızca yarım günlük yol uzaktaydı.
Ama bazı mesafeler yol ile ölçülmüyordu.
Edran yabancının elindeki kâğıda baktı.
“Yemek yedin mi?”
Adam şaşırdı.
“Ne?”
“Yemek.”
“Hayır ama—”
Edran masalardan birini gösterdi.
“Önce ye.”
“Efendim, mesele acil.”
“Altı saattir yoldaysan açsın. Aç bir adam acele eder. Acele eden adam ayrıntıları atlar.”
Yabancı itiraz edecek gibi oldu.
Sonra Edran’ın yüzüne baktı.
Vazgeçti.
Boş bir yere oturdu.
Edran mektubu eline aldı.
Sol eli kâğıdın kenarını tutmaya çalışırken iki parmağı tam kapanmadı.
Sağ eliyle düzeltti.
Mührü kırmadan önce Arin’e baktı.
Yalnızca bir an.
Sonra:
“Yemeğini bitir.”
Arin önündeki kaseye baktı.
Artık aç değildi.
Dagan sessizce mırıldandı.
“Bunu sana söylediğine göre kesin kötü bir şey.”
Arin ona bakmadı.
“Ye.”
“Sen de Edran gibi konuşmaya başladın.”
Arin kaşığını eline aldı.
Ama gözleri masadaki yemekte değildi.
Veren Hollow.
Çocukken oradan ayrılırken bir daha dönmemek istediğini hatırlıyordu.
Nedenini ise hiçbir zaman tek bir cümleyle açıklayamamıştı.
Bazı yerler insanın çocukluğunu saklardı.
Bazılarıysa çocukken geride bıraktığını düşündüğü şeyleri.
Edran mektubun mührünü kırdı.
Arin istemeden başını kaldırdı.
Yaşlı avcının gözleri satırlarda ilerledi.
İlk satır.
İkinci.
Üçüncü.
Yüzündeki ifade değişmedi.
Ama kâğıdı tutan sağ elinin hareketi durdu.
Arin bunu gördü.
Ve midesindeki açlık tamamen kayboldu.
II — Üç Rapor
Arin kahvaltısını bitirmedi.
Kaşığı birkaç kez kaseye götürdü ama ne yediğinin tadını alamadı. Karşısında Dagan aynı şeyi yapmıyormuş gibi davranarak ekmeğini gereğinden yavaş çiğniyor, Sera ise masanın öteki ucunda hiç acele etmeden yemeğine devam ediyordu.
Liora yalnızca bir kez Edran’a baktı.
Sonra kupasını iki eliyle kavradı.
Kimse Veren Hollow hakkında konuşmadı.
Bunun konuşmamak için verilmiş ortak bir karar olmadığını Arin biliyordu.
Daha çok, ilk cümleyi kimin kuracağının belli olmamasıydı.
Yabancı adam önündeki yemeği gerçekten bitirmeye çalışıyordu. Edran ona yalnızca bir kase verilmesini istemişti ama mutfaktan çıkan kadın, adamın haline bakıp yanına iki dilim ekmek daha bırakmıştı.
Edran ise salonun köşesindeki masasına oturmuş, mektubu ikinci kez okuyordu.
Arin gözlerini birkaç kez kaçırmaya çalıştı.
Başaramadı.
Sonunda Edran kâğıdı katladı.
“Dördünüz.”
Dagan sandalyesini geriye itti.
Edran kaşını kaldırdı.
“Yemeğini bitirdin mi?”
Dagan önündeki boş kaseyi gösterdi.
Edran Arin’e baktı.
Arin’in kasesi yarı doluydu.
“Bitir.”
Arin bir an Edran’a baktı.
“Tokum.”
“Değilsin.”
“Şu an değilim.”
“Yolda acıkacaksın.”
Henüz yola çıkacaklarını bile söylememişti.
Arin bunu dile getirmedi.
Kaşığı yeniden eline aldı.
Dagan dudaklarını birbirine bastırdı.
Gülüyordu.
Arin ona bakınca yüzünü çevirdi.
Sera, Dagan’ın önündeki boş tabağa bir parça sert peynir bıraktı.
Dagan peynirle ona baktı.
“Bu ne?”
“Beklerken ye.”
“Ben bitirdim.”
“Arin bitirmedi.”
“Bunun benimle ne ilgisi var?”
Sera cevap vermedi.
Liora başını kupasına eğdi.
Arin sonunda kasesini itti.
“Bitti.”
Edran ayağa kalktı.
“Şimdi gelebilirsiniz.”
Dagan peyniri cebine attı.
Sera bunu gördü.
Bir şey söylemedi.
Edran’ın çalışma odası Sığınağın en eski kısmındaydı.
Arin çocukken odanın bir gün kitapların ve kâğıtların ağırlığı altında çökeceğine inanırdı.
Yıllar geçtikçe bunun sandığı kadar imkânsız olmadığını düşünmeye başlamıştı.
Duvarların üçü raflarla kaplıydı. Bazı kitapların sırtları okunamayacak kadar aşınmış, bazılarıysa deri kayışlarla kapalı tutulmuştu. Rafların arasında kutular, rulo haritalar, küçük kil tabletler ve üzerlerinde yalnızca tarih bulunan klasörler vardı.
Dördüncü duvarda büyük bir bölge haritası asılıydı.
İğneler.
İpler.
Farklı renkte küçük işaretler.
Arin bunların hepsinin ne anlama geldiğini bilmiyordu.
Edran bilmediği şeyleri açıklamak için acele etmezdi.
Odaya girdiklerinde masanın üzerinde üç dosya vardı.
Veren Hollow’dan gelen adam kapının yanında durdu.
İçeri girmeden önce botlarına baktı.
Çamurluydu.
“Girebilirsin,” dedi Edran.
Adam tereddüt etti.
“Zemini—”
“Taş.”
Adam içeri girdi.
Dagan duvarın yanına yaslandı.
Sera pencerenin yakınına geçti.
Liora raflardan birine bakarken kendini durdurdu.
Arin masanın karşısında kaldı.
Edran bastonunu sandalyesinin yanına dayadı ve oturmadı.
İlk dosyayı açtı.
“Bundan başlayalım.”
Veren Hollow habercisi şaşırdı.
“Efendim?”
Edran mektubu değil, başka bir kâğıdı eline almıştı.
“Bu sabah gelen tek haber siz değilsiniz.”
Adam ağzını açtı.
Sonra kapattı.
Edran kâğıda baktı.
“Doğu yamacındaki Merin çiftlikleri. Üç gece boyunca ahırların arkasında ışık görüldüğü bildirilmiş.”
Dagan omuz silkti.
“Bataklık gazı.”
Edran ona bakmadı.
“Belki.”
“Başka ne olacak?”
“Bilmiyorum.”
Dagan sustu.
Edran raporu masaya bıraktı.
“Kaç kişi görmüş?”
Liora kâğıda uzanmadan önce Edran’a baktı.
Edran başıyla izin verdi.
Liora raporu aldı.
“Bir kişi.”
“Hayvan kaybı?”
Liora satırları taradı.
“Yok.”
“İnsan kaybı?”
“Yok.”
“İz?”
“Belirtilmemiş.”
Edran bu kez Dagan’a baktı.
“Şimdi?”
Dagan kollarını göğsünde birleştirdi.
“Şimdi de bataklık gazı olabilir.”
“Olabilir.”
“Olmayabilir.”
“Evet.”
Dagan birkaç saniye bekledi.
“Beni bir şeye mi hazırlıyorsun?”
“Hayır.”
Sera konuştu.
“Rapor eksik.”
Edran başını ona çevirdi.
“Ne eksik?”
“Gözlemin saati. Işığın hareket edip etmediği. Rengi. Aynı yerde mi görüldüğü.”
Edran’ın yüzünde belirgin bir memnuniyet oluşmadı.
Ama raporu masanın sol tarafına koydu.
“Geri soru gönderilecek.”
Arin dosyanın kapatıldığını anladı.
Görev değildi.
Henüz.
Edran ikinci kâğıdı aldı.
“Güney yolundaki eski mezarlık.”
Liora başını kaldırdı.
“Orası geçen kış kapatılmadı mı?”
“Yol kapatıldı. Mezarlık orada duruyor.”
“Ne olmuş?”
Edran raporu ona uzattı.
Liora hızlıca okudu.
“Geceleri taşların arasından ses geldiği söylenmiş.”
Dagan kısa bir nefes verdi.
“Bu daha iyi.”
“Ne açıdan?”
“En azından ışıklardan daha ilginç.”
Edran masanın kenarına dayandı.
“Kaç kişi duymuş?”
Liora tekrar baktı.
“İki.”
“Birbirlerinden bağımsız mı?”
Liora satırları gözden geçirdi.
“Hayır. Aynı anda birlikteler.”
“Sesi tarif etmişler mi?”
“Hayvan sesi olabileceğini yazmışlar.”
“Herhangi bir mezar açılmış mı?”
“Hayır.”
“Kayıp?”
“Yok.”
Edran elini uzattı.
Liora raporu verdi.
Bu da sol taraftaki dosyanın üzerine gitti.
“Yerel bekçiye gönderin. İki gece gözlem yapsın. Ses devam ederse tekrar yazsınlar.”
Dagan kaşlarını çattı.
“Ya gerçekten bir şey varsa?”
Edran ona döndü.
“Olabilir.”
“Ve iki gece bekleyeceğiz.”
“Evet.”
“İki insan—”
“İki insan bir mezarlıktan ses duymuş.”
“Ve—”
“Kimse kaybolmamış. Kimse yaralanmamış. Mezarlar açılmamış. Hayvanlar etkilenmemiş. Çevrede başka bir olay bildirilmemiş.”
Dagan’ın çenesi gerildi.
Arin bu ifadeyi tanıyordu.
Edran da tanıyordu.
“Her garip sesin peşinden dört kişiyi gönderirsem,” dedi Edran, “gerçek bir olay geldiğinde gönderecek kimse kalmaz.”
Dagan cevap vermedi.
Edran devam etmedi.
Onu ikna etmeye çalışmıyordu.
Bu da tartışmanın bir parçasıydı.
Dagan birkaç saniye sonra duvardan ayrıldı.
“İki gece.”
“İki gece.”
“Sonra hâlâ devam ediyorsa bakacağız.”
“Duruma göre.”
Dagan homurdandı.
Bu, onayına en yakın şeydi.
Edran üçüncü kâğıdı eline aldı.
Odadaki hava değişmedi.
Arin değişti.
Bunun farkına vardı.
Veren Hollow mektubunun mührü kırılmıştı.
Edran kâğıdı masanın ortasına koydu.
“Şimdi sizin haberiniz.”
Yabancı adam doğruldu.
“Benim adım Halven.”
Edran başını hafifçe eğdi.
“Halven.”
Adam ellerini önünde birleştirdi.
Tırnaklarının arasında kurumuş toprak vardı.
Çiftçi, diye düşündü Arin.
Ya da en azından yakın zamana kadar toprakla çalışan biri.
“İhtiyar heyeti beni gönderdi.”
“Bunu biliyoruz.”
Halven yutkundu.
“Çocuklar kayboluyor.”
Kimse konuşmadı.
Edran kâğıda bakmadı.
“Kaç?”
“Yedi.”
Dagan’ın bakışları sertleşti.
Arin sayıyı mektupta yazılı olduğunu tahmin etmişti.
Yine de yüksek sesle duyunca farklı geldi.
“Ne kadar sürede?”
“Altı gece.”
“İlk kayıp?”
“Geçen haftanın ikinci gecesi.”
“Sonuncusu?”
Halven’in bakışları masaya indi.
“Dün gece.”
Edran’ın sağ eli masanın kenarında duruyordu.
“Yaşlar?”
“En küçüğü sekiz.”
Halven durdu.
“En büyüğü on üç.”
Liora başını hafifçe kaldırdı.
“Yalnızca çocuklar.”
Halven ona baktı.
“Evet.”
“Yetişkin kayıp yok?”
“Yok.”
Edran araya girmedi.
Arin onun soruyu kimin sorduğunu önemsemediğini biliyordu.
Doğru sorunun kimden geldiğinin pek önemi yoktu.
Sera konuştu.
“Çocukların birbirleriyle bağlantısı?”
Halven bunu düşünmek zorunda kaldı.
“Aynı köydeler.”
“Başka?”
“Bazıları birbirini tanıyor.”
Sera’nın ifadesi değişmedi.
Veren Hollow büyük bir yer değildi.
Oradaki çocukların birbirini tanıması bağlantı sayılmazdı.
Edran:
“Kayboldukları yerler?”
Halven nefes aldı.
“Farklı.”
“Anlat.”
“İlki değirmene gönderilmiş. Eve dönmemiş.”
Arin’in zihninde eski taş değirmen belirdi.
Nehir.
Ahşap çark.
Çocukken oraya yaklaşmamaları söylenirdi.
“İkinci?”
“Evinden.”
“Kapı?”
“Açıktı.”
“Zorlama?”
“Hayır.”
“Üçüncü?”
“Pazar yerinin arkasında arkadaşlarıyla oynuyormuş. Diğer çocuklar bir süre onu görmediklerini söylüyor. Sonra yok.”
Dagan kaşlarını çattı.
“Bir süre?”
Halven omuzlarını gerdi.
“Çocuklar.”
“Ne kadar?”
“Bilmiyorlar.”
Edran ilk kez Halven’in sözünü kesti.
“Bilmiyorlarsa bilmiyorlar.”
Dagan ona baktı.
Edran devam etti.
“Uydurulmuş bir süre, bilinmeyen bir süreden daha kötü.”
Arin bu cümleyi daha önce de duymuştu.
Farklı biçimlerde.
Edran’ın bilmediği şeylerden rahatsız olmadığını yıllar önce öğrenmişti.
Bilmediğini bildiği sürece.
“Dördüncü?” dedi Edran.
Halven diğer kayıpları anlattı.
Bir çocuk odun toplamaya çıkmıştı.
Biri akşam yemeğinden sonra komşu eve gönderilmişti.
Biri sabah erkenden hayvanları kontrol etmek için ahıra gitmiş, geri dönmemişti.
Sonuncusu kendi yatağında uyuyordu.
Annesi gece yarısında uyandığında yatak boştu.
Pencere açıktı.
Arin ellerini arkasında birleştirdi.
Aynı yöntem yoktu.
Bu iyi değildi.
Tek bir alışkanlığı takip etmek, tek bir avlanma biçimini anlamak daha kolay olurdu.
Edran:
“Kan?”
Halven başını salladı.
“Yok.”
“Giysi?”
“Yok.”
“Saç?”
“Hayır.”
“Hayvan izi?”
“Bulamadık.”
“İnsan izi?”
Halven durdu.
“Çok fazla.”
“Ne demek?”
“Köylüler aramaya çıktı.”
Edran bir an gözlerini kapattı.
Dagan sessizce nefes verdi.
Arin nedenini anladı.
İlk kayıp yerleri insanların ayak izleriyle çoktan bozulmuştu.
“Kim aradı?”
“Herkes.”
Edran kâğıda baktı.
“Tabii.”
Halven sesindeki şeyi yanlış anlamış olmalıydı.
“Çocuklarımız kayboldu.”
Edran gözlerini kaldırdı.
“İnsanları aradığınız için suçlamıyorum.”
Odadaki sertlik bir an azaldı.
“Ama bundan sonra bir şey bulursanız dokunmayın.”
Halven yavaşça başını salladı.
“Peki.”
Edran devam etti.
“İlk çocuk kaybolduğunda neden haber göndermediniz?”
Bu soru odadaki en ağır soruydu.
Halven’in yüzü gerildi.
Arin cevap gelmeden ne olacağını tahmin edebildi.
“Kaybolduğunu düşünmedik.”
“Ne düşündünüz?”
“Kaçtığını.”
“Sekiz yaşında mıydı?”
Halven hemen cevap vermedi.
“On iki.”
“İkincisi?”
“Kaza sandık.”
“Üçüncüsü?”
Halven’in omuzları düştü.
“Üçüncüden sonra aramayı büyüttük.”
“Bize ne zaman haber göndermeye karar verdiniz?”
“Altıncıdan sonra.”
Dagan yerinden ayrıldı.
Sadece yarım adım.
Arin onu gördü.
Sera da gördü.
Edran konuşmadan önce Arin:
“Dagan.”
dedi.
Tek kelime.
Dagan başını Arin’e çevirdi.
Öfkesi Halven’e yönelmişti ama Arin bunun adama saldıracak türden bir öfke olmadığını biliyordu.
Daha kötüsüydü.
Bir şeyi geri alamamanın öfkesi.
Dagan birkaç saniye Arin’e baktı.
Sonra eski yerine döndü.
Halven bunu görmüştü.
Gözlerini yere çevirdi.
“Geç kaldık.”
Bu kez kimse onu düzeltmedi.
Edran:
“Yedinci çocuk kaybolduktan sonra buraya geldiniz.”
“Evet.”
“Niçin?”
Halven başını kaldırdı.
Soru onu şaşırtmıştı.
“Çünkü yardım lazım.”
“Bunu biliyorum.”
Edran’ın sesi değişmemişti.
“Niçin biz?”
Halven cevap vermedi.
Edran bekledi.
Arin’in aklına ilk kez sabah söylediği cümle geldi.
Aç bir adam acele eder.
Acele eden adam ayrıntıları atlar.
Halven sonunda:
“Çünkü siz…”
Sustu.
Dagan kaşını kaldırdı.
“Biz ne?”
Adamın bakışları dört kişinin üzerinde gezindi.
Arin o bakışı sevmedi.
Tanıma değildi.
Daha çok bir şeyin doğru olup olmadığını ölçmeye çalışıyordu.
“Orayı biliyorsunuz.”
Arin’in omuzları gerildi.
“Veren Hollow’u.”
“Evet.”
“Bizi mi istediler?”
Halven cevap vermeden önce gözünü Edran’a kaçırdı.
Bu yeterliydi.
Edran da fark etmişti.
“Kim istedi?” diye sordu.
“İhtiyar heyeti.”
“İsim.”
Halven yutkundu.
“Tomas Rheel.”
Arin bu ismi hatırladı.
Yaşlı bir adamın yüzü.
Kışın bile açık bıraktığı kalın gri sakalı.
Çocukken pazar yerinde bağırarak sebze satan biri.
Ama ihtiyar heyetinde değildi.
O zaman değildi.
Yıllar geçmişti.
Edran:
“Başka?”
“Maera.”
Liora’nın kupası yanında değildi ama Arin yine de parmaklarının kapanıp açıldığını fark etti.
Maera’yı o da hatırlıyordu.
Sığınak çocuklarına ücretsiz ekmek verdiğini.
Dagan’ın bir keresinde dükkânın önündeki elmaları çaldığını.
Aslında çalmadığını, Maera’nın görmezden geldiğini yıllar sonra anlamışlardı.
Edran isimleri not etmedi.
Hatırlayacaktı.
“Peki köy kimi suçluyor?”
Halven dondu.
Soru bu kez daha uzun süre cevapsız kaldı.
Sera’nın bakışları adamın yüzünden ellerine indi.
Halven parmaklarını birbirine kenetledi.
Arin bu hareketi gördü.
“Kuzey ormanını,” dedi adam sonunda.
Edran:
“Ormanı mı?”
“Oradaki şeyi.”
Sessizlik.
Liora ilk kez tamamen Halven’e döndü.
“Ne şeyi?”
“Bilmiyoruz.”
Dagan:
“Ama onu suçluyorsunuz.”
Halven ona baktı.
“Orada yıllardır bir şey var.”
“Nedir?”
“Kimse bilmiyor.”
“Gören?”
“Var.”
“Kim?”
Halven durdu.
“Bazı insanlar.”
Dagan kısa bir kahkaha attı.
Neşeli değildi.
“Güzel.”
Arin ona bakmadı.
Edran:
“Ne gördüklerini söylüyorlar?”
“Bir kadın.”
Liora’nın bakışı değişti.
Halven devam etti.
“Bazen.”
“Bazen?” dedi Sera.
“Bazıları kadın diyor.”
“Diğerleri?”
“Ağaç.”
Bu kez Dagan hiçbir şey söylemedi.
Halven boğazını temizledi.
“Köklerin arasında bir yüz. İnsan yüzü gibi.”
Arin’in zihninde istemediği bir görüntü oluştu.
Karanlık orman.
Ağaç kabuğunun içinde soluk bir yüz.
“Daha önce insanlara saldırmış mı?” diye sordu.
Halven ona baktı.
“Bildiğimiz kadarıyla hayır.”
“Hayvan?”
“Bilmiyorum.”
“Ev?”
“Hayır.”
“Tarla?”
“Hayır.”
Edran masanın üzerindeki mektuba baktı.
“Öyleyse çocukları onun aldığını nereden biliyorsunuz?”
Halven’in yüzünde ilk kez öfke belirdi.
“Çünkü çocuklar kayboluyor ve o şey orada.”
“Bu iki bilgi.”
Edran’ın sesi sakindi.
“Aynı bilgi değil.”
Halven’in çenesi sıkıldı.
“İnsanlar korkuyor.”
“Buna inanıyorum.”
“Bazıları ormana girmek istiyor.”
Arin başını kaldırdı.
“Kaç kişi?”
Halven ona döndü.
“Henüz bilmiyorum.”
“Silahlılar mı?”
“Çoğunda balta vardır.”
Dagan duvardan tamamen ayrıldı.
“Ormanı yakmaya kalkarlar.”
Halven sessiz kaldı.
Bu cevap sayılırdı.
Edran bastonunu eline aldı.
“Ne zaman?”
“Bu gece konuşacaklardı.”
Odadaki herkes aynı anda saate bakmadı.
Ama Arin güneşin penceredeki açısını fark etti.
Yarım günlük yol.
Hazırlık.
Atlar.
Köye ulaşmaları akşama yaklaşabilirdi.
Edran da hesaplamış olmalıydı.
“Bir şey daha,” dedi.
Halven bekledi.
“Kayıplardan önce olağandışı herhangi bir şey?”
Adam başını sallamaya başladı.
Sonra durdu.
Arin bunu gördü.
Edran da.
“Ne?”
Halven dudaklarını ıslattı.
“Bir çocuk bir şey söyledi.”
“Hangisi?”
“Kayıp olmayan.”
Edran’ın parmakları bastonun sapında sabit kaldı.
“Ne söyledi?”
“Çan.”
Liora yavaşça:
“Çan mı?”
“Ormanın içinden.”
Halven artık herkesin ona neden baktığını anlamıyordu.
“Çocuklar bazen hikâye uydurur.”
Edran:
“Bazen.”
Halven:
“Orada çan yok.”
“Bu da önemli.”
Edran mektubu katladı.
Arin onun karar verdiğini anladı.
Henüz ne olduğuna değil.
Ne yapacaklarına.
Edran masanın üzerindeki üç rapora baktı.
İlk ikisi solda kaldı.
Veren Hollow mektubunu sağ tarafa koydu.
“Halven.”
“Evet?”
“Yemeğini bitir. Sonra ahırda sana taze bir at verilecek.”
Adamın yüzü değişti.
“Ben geri mi—”
“Bizimle.”
Halven rahatladığını saklamaya çalışmadı.
Edran dört kişiye baktı.
Önce Sera.
Sonra Liora.
Dagan.
En son Arin.
“İki saat.”
Dagan:
“Bir.”
“İki.”
“Bir buçuk.”
Edran ona baktı.
Dagan omuz silkti.
“Denemeye değerdi.”
Liora çoktan kapıya yönelmişti.
Sera onu takip etti.
Arin yerinden ayrılmadı.
“Edran.”
Yaşlı adam ona baktı.
Arin’in aklında yedi çocuk vardı.
Altı gece.
Bir köy dolusu korkmuş insan.
Ve kuzey ormanındaki bir varlık.
“Sen onun olmadığını düşünüyorsun.”
Edran’ın kaşı hafifçe kalktı.
“Ne olmadığını?”
“Çocukları alan şeyin.”
Dagan kapının yanında durdu.
Arin onun da dinlediğini biliyordu.
Edran bastonunu yere yerleştirdi.
“Bilmiyorum.”
Arin cevap bekledi.
Edran devam etti.
“Sen biliyor musun?”
“Hayır.”
“Güzel.”
Bu kelime Arin’i rahatsız etti.
“Yedi çocuk kayıp.”
“Evet.”
“İnsanlar bir şey görmüş.”
“Evet.”
“Ve o şey yıllardır aynı ormanda.”
“Evet.”
Arin birkaç saniye sustu.
“Bunun tesadüf olduğunu mu düşünüyorsun?”
“Bilmiyorum.”
Aynı cevap.
Arin çenesini sıktı.
Edran bunu fark etti.
“Arin.”
“Ne?”
“Bir cevabı çok istemen, onu doğru yapmaz.”
Arin gözlerini ondan ayırmadı.
Bunu biliyordu.
Yine de çocukların kaybolduğu her saat, bu cümlenin uygulanmasını biraz daha zorlaştırıyordu.
Edran mektuba baktı.
“Veren Hollow’a gidiyorsunuz.”
Arin başını salladı.
“Çocukları bulacağız.”
“Umarım.”
Bu cevap Arin’in istediği cevap değildi.
Edran devam etti.
“Ama önce ne olduğunu öğreneceksiniz.”
Dagan kapının eşiğinden:
“Ve eğer o şey aldıysa?”
Edran ona baktı.
“O zaman karar verirsiniz.”
“Ne kararı?”
Edran’ın bakışları kısa süreliğine dört kişinin üzerinde gezindi.
“Ne yapılması gerektiğini.”
Dagan’ın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
Arin onun başka bir cevap beklediğini anlamıştı.
“Hazırlanın,” dedi Edran.
Arin kapıya yöneldi.
Tam çıkarken Edran’ın sesi arkasından geldi.
“Arin.”
Durdu.
“Evet?”
“Oraya avlanmaya gitmiyorsunuz.”
Arin ona baktı.
Edran’ın yüzünde ne yumuşaklık ne de sertlik vardı.
Sadece yıllardır görmeye alıştığı o ifade.
Önce bak.
Sonra karar ver.
“Öğrenmeye gidiyorsunuz.”
Arin başını hafifçe eğdi.
Katılıyor muydu?
Tam olarak değil.
Yedi çocuk kayıptı.
Bazen öğrenmek için harcanan zamanın da bir bedeli vardı.
Ama Edran’ın bunu bilmediğini düşünmek daha büyük bir kibir olurdu.
“Anladım.”
Dışarı çıktı.
Dagan koridorda onu bekliyordu.
“Katılmadın.”
Arin yürümeye devam etti.
“Hayır.”
“Yine de yapacaksın.”
“Evet.”
Dagan birkaç adım onunla birlikte yürüdü.
“Bu tarafını hiç anlamıyorum.”
Arin ona baktı.
“Neyi?”
“Birine katılmadan sözünü dinlemeyi.”
Arin önlerindeki merdivenlere baktı.
“Birine saygı duymak için her konuda haklı olduğunu düşünmek gerekmiyor.”
Dagan birkaç saniye sustu.
Sonra:
“Bunu Edran’a söyleme.”
“Neden?”
“Bütün gün dayanılmaz olur.”
Arin istemeden güldü.
Sonra Sığınağın dış kapısına doğru baktı.
Gülümsemesi kayboldu.
Veren Hollow.
Yedi çocuk.
Ve iki saat.
“Zincirini al,” dedi.
Dagan homurdandı.
“İşte yine başladık.”
Arin yürümeye devam etti.
“Üçüncü halka.”
“Biliyorum.”
“Emin ol.”
Dagan arkasından söylenirken Arin ilk kez, yıllardır geri dönmek istemediği yere gerçekten döneceğini hissetti.
Ve içinde, adını koyamadığı bir şey sessizce yer değiştirdi.
III — İki Saat
İki saat uzun bir süre değildi.
Ama Sığınakta bir yolculuğa hazırlanmak için iki saat, insanın ne yaptığını bildiği sürece yeterliydi.
Arin merdivenlerden aşağı inerken kafasında listeyi çoktan oluşturmaya başlamıştı.
Yiyecek.
Su.
İp.
İki yağ lambası.
Yedek yağ.
Bandaj.
İğne.
Dikiş ipliği.
Ateş taşı.
İki ince battaniye.
Kuzey ormanı için kalın pelerinler.
Sera’nın bıçakları için bileme taşı.
Liora’nın kullanacağı mühür kâğıtları.
Dagan’ın zinciri.
Kendi kılıcı.
Para.
Harita.
Ve—
“Arin.”
Durdu.
Sera koridorun diğer ucundaydı.
“Ne?”
“Kapı.”
Arin önündeki kapıya baktı.
Depoya gelmişti.
Ne zaman geldiğini fark etmemişti.
Sera yanına ulaştı.
“Yine sayıyordun.”
Arin kaşlarını çattı.
“Dagan mı söyledi?”
“Hayır.”
“İkiniz bugün neden bununla ilgileniyorsunuz?”
Sera omzunu hafifçe kaldırdı.
“Çünkü yapıyorsun.”
Kapıyı açtı.
Arin arkasından içeri girdi.
Sığınağın deposu dışarıdan göründüğünden büyüktü.
Bunun sebebi iyi tasarlanmış olması değildi.
Yıllar içerisinde insanlar ihtiyaç oldukça yeni raflar eklemiş, eski dolapları duvarlara dayamış, farklı büyüklüklerde sandıkları boşluk buldukları her yere sıkıştırmıştı.
Bir köşede ipler asılıydı.
Diğerinde kandiller.
Tavana yakın raflarda kışlık battaniyeler duruyordu.
Tahta kutuların üzerinde kömürle yazılmış kelimeler vardı.
TIBBİ
YOL
KIŞ
KIRILABİLİR
Sonuncusunun altına birisi daha küçük harflerle:
DAGAN’DAN UZAK TUT
yazmıştı.
Dagan bunun kim tarafından yazıldığını üç yıldır bulamamıştı.
Arin biliyordu.
Sera da.
İkisi de söylemiyordu.
Masanın arkasındaki kadın, önündeki büyük defterden başını kaldırdı.
“Dört kişi?”
Arin başını salladı.
“Dört.”
Neris kalemini mürekkebe batırdı.
Sığınakta büyümemişti.
On yıl önce Veren Hollow’dan gelmiş, önce mutfakta çalışmış, daha sonra kimsenin doğru dürüst tutmadığı depo kayıtlarını bir haftada düzene sokmuştu. O günden beri Sığınaktan alınan bir iğnenin bile nereye gittiğini bilirdi.
Dagan ondan korktuğunu kabul etmezdi.
Arin bunun yalan olduğunu düşünüyordu.
Neris defterde yeni bir satır açtı.
“Nereye?”
“Veren Hollow.”
Kalemin ucu durdu.
Kadın başını kaldırdı.
“Veren Hollow?”
“Evet.”
Neris birkaç saniye Arin’e baktı.
Sonra Sera’ya.
“Ne olmuş?”
“Kayıp çocuklar.”
Kadının yüzündeki merak kayboldu.
“Kaç?”
“Yedi.”
Başka soru sormadı.
Defterine tekrar baktı.
“Ne alıyorsunuz?”
Arin listesini söyledi.
Neris yazdı.
“İki lamba fazla.”
“Biliyorum.”
“Bir tane yeter.”
“Ormana girebiliriz.”
“Bir tane yine yeter.”
“Sera?”
Sera raflara bakıyordu.
“İki.”
Neris başını kaldırdı.
“Sen de mi?”
“Biri kırılırsa karanlıkta kalırız.”
Neris birkaç saniye ikisine baktı.
Sonra deftere ikinci lambayı da ekledi.
“Görev payınızdan düşer.”
Arin:
“Tamam.”
“Kaybederseniz iki katı.”
“Tamam.”
“Dagan kırarsa üç katı.”
Sera:
“Adil.”
Arin istemeden gülümsedi.
Neris masanın altından küçük bir anahtar çıkardı.
“Bandaj ve ilaç dolabını kendiniz açın. Geçen sefer geri gelen şişelerin yarısının kapağı yoktu.”
“Biz değildik.”
“Biliyorum.”
“Kimdi?”
“Bilmiyorum.”
Neris’in yüzüne bakınca bildiği çok açıktı.
Arin sormadı.
Hazırlık yapmak Sığınakta hiçbir zaman yalnızca silah toplamak anlamına gelmezdi.
Arin bunu çocukken çok geç öğrenmişti.
İlk saha yolculuğuna çıktığında çantasına iki bıçak, üç farklı bileme taşı ve gereğinden fazla ip koymuş ama yedek çorap almayı unutmuştu.
Üç gün boyunca ıslak botlarla yürümüştü.
Dagan hâlâ zaman zaman bunu hatırlatırdı.
Arin önce tıbbi malzemeleri ayırdı.
Sera küçük şişeleri kontrol etti.
“Bu bitmiş.”
Arin baktı.
“Ne?”
“Temizleme ruhu.”
Şişenin dibinde birkaç damla kalmıştı.
“Neris?”
Masanın arkasından cevap geldi.
“Yeni sevkiyat haftaya.”
“Başka?”
“Kaynatılmış tuz çözeltisi hazırlayın.”
Sera şişeyi geri bıraktı.
“Olur.”
Arin temiz bezleri çantaya yerleştirdi.
Dikiş seti.
Küçük makas.
İğne.
Bir parça sabun.
Sera ona baktı.
“Fazla bandaj.”
“Değil.”
“Dört kişi için fazla.”
Arin beşinci ruloya baktı.
Elinde tuttuğu bandajı geri bıraktı.
“Alışkanlık.”
Sera hiçbir şey söylemedi.
Bu, Arin’in hoşuna gitmedi.
Sera’nın soru sormaması bazen soru sormasından daha rahatsız ediciydi.
“Ne?”
“Hiç.”
“Bir şey düşündün.”
“Her zaman.”
Arin ona baktı.
Sera’nın yüzünde hiçbir şey yoktu.
“Yardımcı oluyorsun.”
“Öyle umuyorum.”
Arin çantayı kapattı.
Dagan atölyeden döndüğünde zinciri omzundaydı.
“Bak.”
Arin bakmadı.
“Üçüncü halka?”
“Değişti.”
“Göster.”
Dagan derin bir nefes aldı.
“Bazen senden gerçekten hoşlanmıyorum.”
“Göster.”
Zinciri uzattı.
Üçüncü halka yeniydi.
Diğerlerinden biraz daha parlaktı.
Arin başparmağıyla bağlantıyı kontrol etti.
“İyi.”
Dagan zinciri geri çekti.
“Bunu övgü kabul ediyorum.”
“Atölyedeki kim yaptı?”
“Bren.”
“Kaynağı nasıl?”
Dagan gözlerini kapattı.
“Arin.”
“Ne?”
“Bir gün bir şey kırılacak.”
“Evet.”
“Ve sen bunu önceden fark edemeyeceksin.”
“Muhtemelen.”
“O gün yüzünü görmek istiyorum.”
“Zincir kırılırsa yüzümü göremeyebilirsin.”
Sera başını hafifçe yana çevirdi.
Dagan birkaç saniye Arin’e baktı.
Sonra güldü.
“Tamam. Bu iyiydi.”
Zinciri beline yerleştirdi.
“Başka?”
“Kalın pelerin.”
“Güneş var.”
“Kuzey ormanı.”
“Güneş yine var.”
“Akşam?”
Dagan başını tavana kaldırdı.
“Sana neden cevap veriyorum bilmiyorum.”
“Çünkü pelerini alacaksın.”
Dagan söylenerek depodan çıktı.
Neris arkasından:
“Pelerini geri getir!”
Dagan koridordan bağırdı.
“Beni değil mi?”
“Pelerin pahalı!”
Sera ilk kez açıkça gülümsedi.
Liora’yı arşiv odasında buldular.
Aslında onu bulmak zor olmadı.
Sığınakta birisi bir yolculuktan hemen önce ortadan kayboluyorsa iki ihtimal vardı.
Ya mutfaktaydı.
Ya da arşivde.
Liora genellikle ikincisindeydi.
Kapıyı açtıklarında yerde üç kitap, masada iki açık defter ve sandalyenin üzerinde rulo hâlinde dört harita vardı.
Arin kapının eşiğinde durdu.
“İki saatin farkındasın, değil mi?”
“Bir saat on yedi dakika.”
Arin sustu.
Liora gözünü sayfadan kaldırmadı.
“Farkındayım.”
Sera masaya yaklaştı.
“Bir şey buldun mu?”
“Belki.”
Dagan da kapıda belirdi.
Elinde pelerin vardı.
Arin pelerine baktı.
Dagan:
“Tek kelime etme.”
Arin etmedi.
Liora önündeki kitabı çevirdi.
Sayfaların kenarları koyulaşmıştı. Bazı yerlerde eski tamir dikişleri vardı.
Arin başlığı okumaya çalıştı.
Kuzey Bölgelerinde Tekrarlayan Vaka İşaretleri
Altında daha küçük yazıyla:
Mira’nın saha kayıtlarından derlenmiştir.
Dagan masaya yaslandı.
“Çan?”
Liora başını salladı.
“Çan.”
Arin yaklaştı.
“Ne diyor?”
“İstediğimiz şeyi değil.”
“Ne istiyoruz?”
Dagan:
“Çan çalınca neyi öldüreceğimizi.”
Liora başını kaldırdı.
Dagan ellerini kaldırdı.
“Şaka.”
Liora yeniden kitaba döndü.
“Çan sesleri çok farklı vakalarda geçiyor. Koruma ritüellerinde, defin geleneklerinde, bazı yaratıkların bölgelerinde…”
Sera:
“Çağrı?”
“Bazen.”
“Uyarı?”
“Bazen.”
Dagan:
“Yani hiçbir şey bilmiyoruz.”
Liora kitabın başka bir bölümünü açtı.
“Hayır. Çanın tek başına hiçbir şey kanıtlamadığını biliyoruz.”
“Bu bilgi mi?”
“Evet.”
Dagan Arin’e baktı.
“Bunlar birlikte çok zaman geçiriyor.”
Liora duymamış gibi yaptı.
Parmağını bir satırın üzerinde gezdirdi.
“Burada Mira’nın kendi notundan alıntı var.”
Arin okumak için biraz yaklaştı.
Mürekkep eskiydi ama satırlar hâlâ seçilebiliyordu.
Bir sesin olağandışı olması onu işaret yapmaz.
Önce sesin gerçekten var olduğunu kanıtla.
Sonra kimin duyduğunu.
Sonra ne zaman duyulduğunu.
En son ne anlama geldiğini sor.
Arin satırları bir kez daha okudu.
Dagan:
“Edran bunu çalmış.”
Liora ilk kez güldü.
“Muhtemelen Mira’dan.”
“Edran hiçbir şeyi kimseden çalmaz.”
Arin kitabı kapatmadan önce:
“Yalnızca kendi sözüymüş gibi tekrarlar.”
Dagan başını salladı.
“İşte sonunda aynı fikirde olduğumuz bir konu.”
Liora sayfanın arasına ince bir kâğıt koydu.
“Bunu alıyorum.”
Arin kitabı işaret etti.
“Kitabı mı?”
“Hayır.”
Liora, Mira’nın notunun kopyalandığı küçük yaprağı gösterdi.
“Kitabı dışarı çıkarmak için Edran’ın izni gerekiyor.”
Dagan:
“İzin iste.”
Liora ona baktı.
“Sen iste.”
Dagan:
“Kâğıt yeter.”
Arin bir şey söylemedi.
Mira’nın adı çocukluğundan beri Sığınakta vardı.
Bir kapının üzerindeki yazı gibi.
Bir insanın adından çok, bir yöntemin adı olmuştu.
Edran bir rapordaki tahminleri ayırırken:
“Mira bunu görse kâğıdı kafanda kırardı.”
derdi.
Liora kitaplardan söz ederken Mira’nın hangi dönemde hangi görüşünü değiştirdiğini anlatırdı.
Ama Arin onu hiçbir zaman gerçek bir insan olarak düşünmemişti.
Yüzyıllar önce nehir kıyısında korkmuş bir kız olduğunu düşünmek garip gelirdi.
Onların kullandığı kayıtların birçoğunun bir insanın merakından başladığını.
Belki de korkusundan.
Liora kâğıdı çantasına koydu.
“Hazırım.”
Dagan masadaki üç kitaba baktı.
“Buna hazır diyorsan senin odanı görmek istemiyorum.”
“Gördün.”
“Bir daha görmek istemiyorum.”
Erzakları son olarak mutfaktan aldılar.
Kurutulmuş et.
Sert ekmek.
İki küçük peynir.
Elmalar.
Bir torba kavrulmuş tahıl.
Arin masanın başında bez parçalarını açıp yiyecekleri paylaştırdı.
Bir.
İki.
Üç.
Dört.
Biraz daha kurutulmuş et aldı.
Beşinci bezin üzerine koydu.
Sonra eli durdu.
Önünde beş ayrı paket vardı.
Arin kaşlarını çattı.
Tekrar saydı.
Bir.
Dagan.
İki.
Sera.
Üç.
Liora.
Dört.
Kendisi.
Beşinci paket masanın sonunda duruyordu.
Arin birkaç saniye ona baktı.
Mutfaktaki sesler bir anda uzaklaşmış gibi geldi.
Tahta kaşığın tencereye vurması.
Bir çocuğun gülüşü.
Birinin arka tarafta tabak düşürmesi.
Hepsi oradaydı.
Ama Arin’in dikkati yalnızca önündeki küçük bez parçasındaydı.
Neden beş tane hazırlamıştı?
Elini uzatıp beşinci paketi aldı.
Belki Halven.
Hayır.
Halven kendi erzağını alacaktı.
Belki Edran.
Gelmemişti.
Belki alışkanlık.
Hangi alışkanlık?
Arin beşinci paketi açtı.
Eti diğer dört pakete dağıttı.
Bez parçasını katladı.
Sera masanın öteki tarafında su mataralarını kontrol ediyordu.
Arin ona bakmadı.
Neden bakmadığını fark edince bundan daha da rahatsız oldu.
“Dört matara yeter mi?” diye sordu.
Sera:
“Altı aldım.”
Arin başını kaldırdı.
“Neden?”
“İkisi yedek.”
Arin birkaç saniye ona baktı.
Sera’nın yüzünde hiçbir değişiklik yoktu.
Mantıklıydı.
Elbette mantıklıydı.
Arin beşinci bez parçasını malzeme dolabına geri koydu.
Kendine kızdı.
Yedi çocuk kayıptı ve o bez parçaları sayıyordu.
Bir saat sonra avluda her şey hazırdı.
Dört at.
Halven için Sığınaktan verilen beşinci at.
Çantalar.
Silahlar.
Liora’nın mühür kesesi.
Sera’nın bıçakları.
Dagan’ın zinciri.
Arin kendi kılıcını son kez kontrol etti.
Edran ana kapının yanındaki taş basamaklarda bekliyordu.
Bastonunun ucu toprağa gömülmüştü.
Yanında Halven vardı.
Adam temizlenmiş ama dinlenmiş görünmüyordu.
Arin atının kayışını sıkarken Edran:
“Harita?”
“Var.”
“İlaç?”
“Var.”
“Yedek ışık?”
“İki.”
Edran Neris’in penceresine doğru baktı.
Arin:
“Görev payından düşecek.”
“Güzel.”
Dagan:
“Bu kurumun asıl korkunç tarafını sonunda görüyoruz.”
Neris açık pencereden bağırdı.
“DUYDUM!”
Dagan atına bindi.
“Ben hiçbir şey söylemedim.”
Edran onu yok saydı.
“Veren Hollow’a vardığınızda önce Tomas Rheel’i bulun.”
Arin başını salladı.
“Sonra?”
“Kimseyi.”
Arin kaşlarını çattı.
Edran:
“Önce Tomas’ın size ne anlatmak istediğini dinleyin. Sonra köyde başkalarının ne anlattığını dinleyin.”
“Halven?”
“Onun anlattığını zaten duydunuz.”
Halven rahatsız olmuş gibi görünmedi.
Hatta Edran’ın sözünü kabul edercesine başını eğdi.
Liora:
“Kayıp çocukların aileleri?”
“Onlarla konuşun.”
Sera:
“Çocuklarla?”
Edran ona baktı.
“Kayıp olmayanlarla özellikle.”
Arin nedenini biliyordu.
Yetişkinler olayları anlamlandırmaya çalışırdı.
Çocuklar çoğu zaman yalnızca ne gördüklerini söylerdi.
Tabii korkutulmamışlarsa.
Dagan zincirini eyerin yanındaki halkaya bağladı.
“Ormana ne zaman giriyoruz?”
Edran ona baktı.
“Oraya vardığınızda buna karar verirsiniz.”
Dagan belli belirsiz başını salladı.
Bu kez itiraz etmedi.
Arin dizginleri eline aldı.
Kapının üzerindeki eski taş levhaya gözü takıldı.
Yıllardır her gün önünden geçtiği yazı.
Aşınmış harflerin bazıları artık zor okunuyordu.
Hayatta kalan, yalnızca kurtarılmış değildir.
Çocukken bunun ne anlama geldiğini anlamamıştı.
Şimdi de tam anladığından emin değildi.
Arkasından küçük bir ses geldi.
“Arin!”
Döndü.
Sabah botunun bağını çözdüğü çocuk koşarak geliyordu.
Elinde bir şey vardı.
Arin atın üzerinden ona doğru eğildi.
Çocuk küçük bir elma uzattı.
“Yolda.”
Arin elmayı aldı.
“Bunu mutfaktan mı aldın?”
Çocuk sustu.
Arin baktı.
Çocuk:
“Verdiler.”
“Kim?”
Uzun sessizlik.
Arin elmayı çantasına koydu.
“Döndüğümde konuşuruz.”
Çocuğun yüzü düştü.
Dagan arkadan:
“Kaç.”
Çocuk kaçtı.
Arin Dagan’a baktı.
“Yardımcı olmuyorsun.”
“Hayatta kalmasını sağladım.”
Sera atına bindi.
Liora da.
Halven önden yola çıkmak için hazırlandı.
Arin bir kez daha Sığınağa baktı.
Taş duvarlar.
Ahşap çatılar.
Avluda onları izleyen çocuklar.
Neris’in penceresi.
Edran.
Her yolculukta aynı şeyi yapardı.
Nereye gittiğini düşündüğünü sanırdı.
Aslında geride ne bıraktığını sayıyordu.
Dört kişi gidiyorlardı.
Arin bunu kendine özellikle söyleme ihtiyacı duydu.
Dört.
Bileğindeki deri bant dizginleri tutarken pelerininin altından göründü.
Beş kısa çizgi.
Bakışını hemen yola çevirdi.
“Hazır mısınız?” diye sordu.
Dagan:
“Bir saattir.”
Sera:
“Hazırım.”
Liora başını salladı.
Arin Edran’a baktı.
Yaşlı adam hiçbir şey söylemedi.
Sadece başını hafifçe eğdi.
Arin dizginleri çekti.
At hareket etti.
Veren Sığınağı arkalarında kalmaya başladı.
Ve Arin, nedenini açıklayamadığı bir biçimde, yola dört kişi çıkmış olmalarının yanlış geldiğini düşündü.
Bu düşünce yalnızca bir nefes sürdü.
Sonra kayboldu.
Arin bir daha üzerine düşünmedi.
IV — Eski Yol
Veren Sığınağı gözden kaybolana kadar kimse konuşmadı.
Arin bunun kasıtlı olduğunu sanmıyordu.
Yolun ilk bölümü dar ve taşlıydı. Sığınağın bulunduğu tepenin yamacından aşağı inerken atların nallarının çıkardığı ses konuşmaya pek yer bırakmıyordu. Bir tarafta seyrek çamlar, diğer tarafta sonbaharın ilk sarısını taşımaya başlamış otlaklar uzanıyordu.
Halven önden gidiyordu.
Sığınağın verdiği at kendi hayvanından daha dinçti ama adam eyerin üzerinde hâlâ yorgun görünüyordu. Omuzları düşmüş, başı zaman zaman öne eğiliyordu.
Arin onu izledi.
Altı saat gelmişti.
Yemek yemişti.
Şimdi yeniden aynı yolu dönüyordu.
Köye vardıklarında muhtemelen uyumayacaktı.
Çocuklardan birinin babası mıydı?
Bunu sormamışlardı.
Arin bundan hoşlanmadı.
Edran’ın odasında onlarca soru sormuşlar, ama adamın kendisini neredeyse hiç sormamışlardı.
Atını biraz hızlandırdı.
Halven’in yanına ulaştı.
“Veren Hollow’da mı yaşıyorsun?”
Adam ona baktı.
“Doğduğumdan beri.”
“Çiftçi misin?”
Halven ellerine baktı.
“Belli oluyor mu?”
“Biraz.”
Adam ilk kez hafifçe gülümsedi.
“Doğu tarlalarında.”
Arin başını salladı.
Hatırlamıyordu.
Belki çocukken onu hiç görmemişti.
Belki görmüştü.
Veren Hollow küçük bir yerdi ama çocukken yetişkinlerin çoğu birbirine benzeyen büyük insanlar gibi görünürdü.
“Çocuklardan biri senin mi?”
Halven’in gülümsemesi kayboldu.
“Hayır.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra:
“Yeğenim.”
Arin cevap vermedi.
Halven önündeki yola baktı.
“Altıncı.”
“Adı?”
“Elin.”
“Kaç yaşında?”
“On.”
Arin bunu zihninde tuttu.
Altıncı çocuk.
Elin.
On yaşında.
“Nasıl kayboldu?”
Halven çenesini sıktı.
“Ahır.”
Edran’ın odasında anlatılan çocuklardan biri.
Sabah erkenden hayvanları kontrol etmeye gitmişti.
“Sen orada mıydın?”
“Evimiz yan yana.”
“Bir şey gördün mü?”
“Hayır.”
“Duydun?”
Halven başını iki yana salladı.
“Keşke.”
Arin bunu anlayabiliyordu.
Bazen hiçbir şey bilmemek, kötü bir şey bilmekten daha ağırdı.
Halven birkaç adım sonra konuştu.
“Beni neden gönderdiklerini şimdi anladın mı?”
Arin ona baktı.
“Yeğenin yüzünden mi?”
“Bir kısmı.”
“Diğeri?”
Halven kısa süre düşündü.
“Size geleceğimi biliyorlardı.”
“Bizi tanıyor musun?”
“Hayır.”
Bu cevap Arin’in beklediğinden hızlı geldi.
Halven devam etti.
“Ama sizi hatırlayanlar var.”
Atın adımlarına uyum sağlayarak ellerini dizginlerde yeniden ayarladı.
“Dördünüzü.”
Arin’in parmakları istemsizce sıkıldı.
“Kim?”
“Yaşlıların çoğu.”
Halven gülümsedi.
“Maera özellikle.”
Arin istemeden karşılık verdi.
“Dükkânı hâlâ duruyor mu?”
“Dükkân duruyor.”
“Kendisi?”
“Daha çok.”
Bu kez Arin gerçekten gülümsedi.
Halven başını salladı.
“Çocukken ondan elma çaldığınız söyleniyor.”
Arin’in gülümsemesi kayboldu.
“Ben çalmadım.”
Arkalarından Dagan’ın sesi geldi.
“Yalan.”
Arin dönmedi.
“Sen çaldın.”
Dagan atını yanlarına sürdü.
“Biz çaldık.”
“Ben parasını bıraktım.”
“Üç gün sonra.”
“Bıraktım.”
Dagan Halven’e baktı.
“Maera bize bedava veriyordu zaten.”
Arin:
“Bunu o zaman bilmiyorduk.”
Dagan omuz silkti.
“O yüzden daha heyecanlıydı.”
Halven’in yüzünde uzun zamandır taşımadığı belli olan bir ifade belirdi.
Normal bir sohbetin ifadesi.
Sonra yeniden kayboldu.
“Dükkânı aynı yerde.”
Arin yola baktı.
Aynı yerde.
Bu iki kelime garip biçimde ağır geldi.
Bazı şeylerin yıllar sonra hâlâ aynı yerde olduğunu bilmek insana güven vermeliydi.
Arin’in içinde tam tersini yaptı.
Ana yola vardıklarında ilerlemek kolaylaştı.
Toprak sertti.
Son birkaç gündür yağmur yağmamıştı.
Yolun iki yanında tarlalar uzanıyor, hasada yaklaşan bitkiler rüzgârda eğiliyordu. Arada bir yük arabasıyla veya yalnız bir yolcuyla karşılaşıyorlardı.
İnsanlar silahlarını fark edince genellikle yol veriyordu.
Arin bundan hoşlanmıyordu.
Dagan hoşlanıyordu.
Bunu söylemesine gerek yoktu.
Her araba kenara çekildiğinde atının üzerinde biraz daha dik oturması yeterliydi.
Bir süre sonra Liora atını Arin’in yanına sürdü.
“Halven’in yeğeni.”
“Evet.”
“Bunu bilmiyorduk.”
“Şimdi biliyoruz.”
“Edran sorabilirdi.”
Arin başını hafifçe çevirdi.
“Bilerek sormadığını mı düşünüyorsun?”
Liora bunu düşündü.
“Belki.”
“Niye?”
“Bizim sormamızı beklemiş olabilir.”
Arin bundan hoşlanmadı.
Çünkü Edran’ın tam olarak böyle bir şey yapabileceğini biliyordu.
“Sinir bozucu.”
Liora gülümsedi.
“Biraz.”
“Biraz mı?”
“Onu sen söyledin.”
Arin cevap vermedi.
Liora birkaç saniye sessiz kaldı.
“İyi misin?”
“Evet.”
“Veren Hollow.”
“Ne olmuş?”
“Hiç.”
Arin ona baktı.
Liora’nın bu tür konuşmaları sevmediğini biliyordu.
Arin de sevmiyordu.
Bu yüzden ikisi de çoğu zaman bir şey söylemek zorunda kalmadan ne demek istediklerini anlardı.
“Uzun zaman oldu,” dedi Arin.
“Evet.”
“Sen en son ne zaman gittin?”
Liora düşündü.
“Dört yıl?”
Arin şaşırdı.
“Bu kadar mı?”
“Maera hasta olmuştu.”
“Bunu bilmiyordum.”
“İyileşti.”
“Bunu da bilmiyordum.”
“Şimdi biliyorsun.”
Arin ona baktı.
Liora yüzünde ciddi bir ifadeyle yola bakıyordu.
Az önce söylediği cümleyi ona geri vermişti.
Arin başını salladı.
“Dagan’a fazla yakın duruyorsun.”
“Geç kaldın. Bulaştı.”
Liora atını biraz geriye bıraktı.
Arin onun gitmesine izin verdi.
Öğleye doğru yol nehre yaklaşmaya başladı.
Arin suyu görmeden önce sesini duydu.
Çocukluğunda bu nehrin dünyadaki en büyük nehir olduğuna inanmıştı.
Şimdi baktığında orta büyüklükte bir akarsudan fazlası değildi.
Bazı şeyler küçülmüyordu.
İnsan büyüyordu.
Sera atını yavaşlattı.
Nehir yolun sağ tarafında birkaç yüz adım boyunca onlara eşlik ediyor, sonra kuzeye dönüyordu.
Dagan önden seslendi.
“Hatırlıyor musunuz?”
Arin bunun neyle ilgili olduğunu sormak zorunda değildi.
Nehir kıyısındaki düz taşlar.
Biraz ileride yaşlı bir söğüt.
Ve suyun ortasına yakın, çocukların atlayabileceği kadar büyük kayalık.
Sera:
“Neyi?”
“Buradan atlamayı.”
Liora güldü.
“Sen düşmüştün.”
“Ben atladım.”
“Suya yüzüstü düştün.”
“Bu da atlamak.”
Arin yolu izlemeye devam etti.
Dagan:
“Arin de düştü.”
“Hayır.”
“Düştün.”
“Ben seni çıkarmaya çalışıyordum.”
“Sonra sen de düştün.”
“Çünkü beni çektin.”
“Detay.”
Sera onların birkaç adım arkasından:
“Ben düşmedim.”
Dagan:
“Sen de düştün.”
“Hayır.”
“Dördümüz de sudaydık.”
Sera’nın cevabı hemen gelmedi.
Arin arkasına baktı.
Sera nehre bakıyordu.
Kaşları hafifçe çatılmıştı.
“Ben kıyıdaydım.”
Dagan güldü.
“Değildin.”
“Öyleydim.”
“Kim çekti bizi o zaman?”
Sera’nın bakışları Dagan’a döndü.
“Ben.”
Dagan’ın gülümsemesi azaldı.
“Hayır.”
Bu kez Liora araya girdi.
“Bir dakika.”
Arin ona baktı.
Liora da nehre bakıyordu.
“Ben de birini kıyıya çektiğimizi hatırlıyorum.”
Dagan:
“Beni.”
“Hayır.”
“Arin?”
Arin istemeden o günü düşünmeye çalıştı.
Yazdı.
Sıcak.
Söğüdün altındaki çamur.
Dagan bağırıyordu.
Birisi gülüyordu.
Suya atlayan ilk kişi kimdi?
Dagan.
Evet.
Sonra…
Görüntü dağıldı.
Bir el.
Islak koyu saç.
Birinin bileğini tutuyordu.
Arin gözlerini kıstı.
Hatıra hemen kayboldu.
“Arin?” dedi Liora.
Başını kaldırdı.
“Ne?”
“Sen kimi çıkardın?”
Arin nehre baktı.
“Dagan’ı.”
Dagan zafer kazanmış gibi elini kaldırdı.
“Gördünüz mü?”
Arin devam etti.
“Sanırım.”
Dagan’ın eli indi.
Sera:
“Sanırım mı?”
“Yıllar önceydi.”
Dagan güldü.
“Hepimiz yaşlandık.”
Sera:
“Sen zaten yaşlı doğdun.”
Dagan ona baktı.
“Bugün özellikle saldırgansın.”
Liora hâlâ nehre bakıyordu.
“Birisi daha vardı.”
Bu kez kimse hemen konuşmadı.
Arin ona döndü.
“Kim?”
Liora’nın yüzünde garip bir ifade vardı.
Korku değildi.
Hatırlamaya çalışan bir insanın rahatsızlığı.
“Bilmiyorum.”
Dagan:
“Köyden biri.”
“Olabilir.”
“Kim?”
Liora kaşlarını çattı.
“Bilmiyorum.”
Sera atını biraz yavaşlattı.
“Bir çocuk?”
“Muhtemelen.”
Arin tekrar nehre baktı.
Kıyıda beş çocuk hayal etmeye çalıştı.
Olmadı.
Dört kişi vardı.
Kendisi.
Dagan.
Sera.
Liora.
Dördü.
Her zaman dördü.
Bileğindeki deri bant aniden rahatsız etmeye başladı.
Elini üzerinden çekti.
Dagan çoktan başka bir şey anlatıyordu.
“Sonra Edran bizi iki gün nehre yaklaştırmamıştı.”
Sera:
“Üç.”
“İki.”
“Üç.”
“İki.”
Liora:
“Üçtü.”
Dagan homurdandı.
Arin konuşmaya katılmadı.
Bir an önce hissettiği şey kayboluyordu.
Bunu engellemeye çalışmadı.
Öğleden biraz sonra atları dinlendirmek için yol kenarında durdular.
Halven acele etmek istiyordu.
Bunu söylemese de her hareketinden belliydi.
Atından iner inmez köye doğru baktı.
Arin matarayı uzattı.
“On dakika.”
“Gerek yok.”
“Atın ihtiyacı var.”
Halven hayvana baktı.
İtiraz edemedi.
Arin bunu bilerek söylemişti.
Kendisine dinlenmesini söylese reddederdi.
At için olunca kabul etmişti.
Dagan bunu fark etti.
Arin’e doğru eğildi.
“Edran.”
Arin mataradan su içerken ona baktı.
“Ne?”
“Edran gibi yapıyorsun.”
“Sus.”
“Bakış bile aynı.”
“Dagan.”
“Baston kaldı.”
Arin matarayı ona fırlattı.
Dagan yakaladı.
“Şiddet.”
Sera atların kayışlarını kontrol ediyordu.
“Onu özendirme.”
“Sen kimin tarafındasın?”
“Kendimin.”
Dagan bunu kabul edercesine başını salladı.
“Saygı duydum.”
Arin yol kenarındaki taşın üzerine oturdu.
Uzakta Veren Hollow’un bulunduğu vadinin ilk tepeleri görünmeye başlamıştı.
Çocukken dünya orada biter sanırdı.
Köy.
Orman.
Nehir.
Sığınak.
Ötesi hikâyelerdeydi.
Şimdi ötesinde yüzlerce yer görmüştü.
Bazılarında insanların dillerini zor anlamış, bazılarında farklı tanrılara dua edildiğini görmüş, başka yerlerde çocukların kendilerinin hiç duymadığı yaratık hikâyeleriyle büyüdüğünü öğrenmişti.
Yine de o vadiyi görünce içinde çocukluğundan kalma bir ağırlık oluşuyordu.
Liora yanına geldi.
Elinde Mira’nın notunun kopyası vardı.
“Bir şey mi buldun?”
“Hayır.”
“Tekrar okuyorsun.”
“Bazen ikinci okumada başka şey görürsün.”
Arin:
“Edran mı?”
“Hayır.”
“Mira?”
Liora hafifçe gülümsedi.
“Ben.”
Arin başını salladı.
“Daha iyi.”
Liora kâğıda baktı.
“Çanların ortak bir anlamı yok.”
“Bunu biliyoruz.”
“Ama ortak kullanımları var.”
Arin ona döndü.
“Nasıl?”
“Uyarı. Sınır. Geçiş.”
“Çağrı da demiştin.”
“Evet.”
“Yani hâlâ her şey.”
“Hayır.”
Liora kâğıdı katladı.
“Çanların çoğu bir şeyin başladığını değil, bir sınırın geçildiğini haber veriyor.”
Arin bunu düşündü.
“Ne sınırı?”
“Bilmiyorum.”
“Fiziksel mi?”
“Bazen.”
“Başka?”
“Ritüel. Ruhsal. Toplumsal.”
Dagan birkaç adım öteden:
“Toplumsal çan nedir?”
Liora ona baktı.
“Düğün.”
Dagan bir an sustu.
“Güzel.”
Arin:
“Çocukların duyduğu şey gerçek bir çansa?”
“Kaynağını buluruz.”
“Değilse?”
Liora kâğıdı çantasına koydu.
“Önce gerçekten duyduklarını kanıtlarız.”
Arin güldü.
“Edran.”
“Bu kez kesinlikle Mira.”
Sera atlardan birinin eyerini sıktı.
“On dakika.”
Arin ayağa kalktı.
Halven zaten atının yanındaydı.
Yolun kalan kısmında hava değişti.
Bulutlanmadı.
Rüzgâr çıkmadı.
Ama tarlalar azaldı.
Ağaçlar sıklaşmaya başladı.
Veren Hollow’a yaklaşırken kuzey ormanının ilk koyu çizgileri ufukta görünüyordu.
Arin o ormanı çocukluğunda hiç sevmemişti.
Bunun belirli bir nedeni yoktu.
Orman ona hiçbir şey yapmamıştı.
Çocukken oraya defalarca girmişti.
Odun toplamışlar, mantar aramışlar, yağmurdan kaçmışlardı.
Yine de ağaçların belli bir yerden sonra birbirine fazla yaklaştığını düşünürdü.
Sanki orman insanı içeri almaktan çok, dışarıdakileri izliyordu.
Bu düşüncenin çocukça olduğunu biliyordu.
Artık çocuk değildi.
Orman da yalnızca ormandı.
Dagan yanına geldi.
“Yine suratını yaptın.”
“Ne suratı?”
“Veren suratı.”
Arin ona baktı.
“Böyle bir suratım yok.”
“Var.”
“Nasıl?”
Dagan kendi yüzünü abartılı biçimde sertleştirdi.
Kaşlarını çattı.
Dudaklarını düz bir çizgi yaptı.
“Ben geçmişimle barışığım ama herkes benden uzak dursun.”
Arin birkaç saniye ona baktı.
Sera arkalarından:
“Oldukça doğru.”
Arin:
“Siz bugün anlaşmışsınız.”
Dagan tekrar normal yüzüne döndü.
“Gerildin.”
“Hayır.”
“Ellerin.”
Arin dizginlerine baktı.
Fazla sıkmıştı.
Gevşetti.
Dagan bunu görüp hiçbir şey söylemedi.
Bir süre yan yana ilerlediler.
Sonra Dagan’ın sesi değişti.
Daha alçak.
“Gitmek istemiyorsan söyle.”
Arin ona döndü.
Bu kez alay etmiyordu.
“Gitmek istemediğimi kim söyledi?”
“Kimse.”
“Öyleyse?”
Dagan omuz silkti.
“Soruyorum.”
Arin önündeki yola baktı.
Yedi çocuk.
Elin.
On yaşında.
“Gitmek istemememin önemi yok.”
“Var.”
“Görev için yok.”
Dagan birkaç saniye sustu.
“Arin.”
“Ne?”
“Her şeyi görev diye çözemezsin.”
Arin ona baktı.
Dagan yüzünü yola çevirmişti.
Bunu söyleyen insanın aynı sabah bir mezarlık sesinin peşine koşmak istemiş olması Arin’e komik geldi.
Ama gülmedi.
“Biliyorum.”
Dagan ona kısa bir bakış attı.
Yalan söylediğini anlamış gibi.
Üzerine gitmedi.
Bu da saygının başka bir biçimiydi.
Vadinin girişindeki eski taş köprü göründüğünde Halven atını hızlandırdı.
Arin onu durdurmadı.
Veren Hollow artık birkaç kilometre uzaktaydı.
Taş köprü değişmemişti.
Ya da Arin öyle sandı.
Yaklaştıkça yan korkuluklardan birinin yenilendiğini fark etti. Eskiden çatlak olan taşın yerinde daha açık renkli yeni bloklar vardı.
Dagan da gördü.
“Bunu sonunda tamir etmişler.”
Liora:
“Sen kırmıştın.”
Dagan ona döndü.
“Ne?”
“Korkuluğu.”
“Ben kırmadım.”
“Senden sonra kırıldı.”
“Üzerine dört kişi çıkmıştık.”
Sera:
“Üç.”
Herkes sustu.
Dagan yavaşça ona baktı.
“Ne?”
Sera köprüye bakıyordu.
“Üç kişi korkuluğa çıkmıştı.”
Liora’nın yüzündeki ifade değişti.
“Hayır.”
Dagan:
“Dört.”
Sera:
“Ben aşağıdaydım.”
“Yine mi?”
Sera kaşlarını çattı.
“Ne yine mi?”
“Nehirde de kıyıdaydın.”
Sera cevap vermedi.
Arin’in ensesinde hafif bir ürperti dolaştı.
Liora köprünün eski taşlarına baktı.
“Ben Arin’in yanında olduğumu hatırlıyorum.”
Arin de hatırlıyordu.
Sanıyordu.
Dagan korkuluğun üzerine çıkmıştı.
Liora yanındaydı.
Kendisi…
Birisi ayağını kaydırmıştı.
Arin onu tutmuştu.
Kim?
Dagan değildi.
Dagan diğer taraftaydı.
Liora değildi.
Sera aşağıdaysa—
Hatıra aniden kesildi.
Arin’in başı ağrıdı.
Keskin değildi.
Gözlerinin arkasında kısa bir baskı.
Bir an sonra geçti.
“Atını durdur,” dedi Sera.
Arin ona baktı.
“Ne?”
“Yüzün.”
“Bir şey yok.”
“Solgunlaştın.”
“İyiyim.”
Dagan artık şaka yapmıyordu.
“Arin.”
“İyiyim.”
Bunu biraz fazla sert söylemişti.
Sessizlik oldu.
Arin nefes verdi.
“Başım ağrıdı. Geçti.”
Liora ona yaklaşacak gibi oldu.
Arin başıyla engelledi.
“Gerçekten.”
Sera onu birkaç saniye daha izledi.
Sonra atını yeniden yürüttü.
Kimse köprü hakkında konuşmaya devam etmedi.
Arin de etmedi.
Ama köprüyü geçerken taş korkuluğun üzerinde gözleri istemeden bir yere takıldı.
Eski taşın kenarında beş kısa çizik vardı.
Yan yana.
Düzgün değillerdi.
Çocukların bıçakla açabileceği türden.
Arin atını neredeyse durduruyordu.
Bileğindeki banda baktı.
Beş çizgi.
Sonra taşa.
Köprü ilerliyordu.
İzler arkasında kalıyordu.
“Arin?” dedi Liora.
Başını kaldırdı.
“Ne?”
“Geliyor musun?”
Diğerleri birkaç at boyu öne geçmişti.
Arin dizginleri çekti.
“Geliyorum.”
Köprüye tekrar bakmadı.
Veren Hollow’un ilk evleri görünmeye başladığında güneş batıya doğru eğilmişti.
Köy büyümüştü.
Arin bunu ilk bakışta anlayamadı.
Sonra eski sınırların dışına yapılmış evleri gördü.
Yeni ahırlar.
Yol kenarında eskiden olmayan küçük bir demirci.
Ama köyün merkezindeki eski taş kuyu hâlâ yerindeydi.
Pazar meydanının çatısı.
Değirmenin uzaktaki çarkı.
Maera’nın dükkânının üzerinde asılı duran solmuş tahta tabela.
Arin’in göğsünde bir şey sıkıştı.
Ev değildi.
Ama tamamen yabancı da değildi.
Belki insanın büyüdüğü yer hiçbir zaman ikisinden biri olmuyordu.
Halven köyün girişinde atını yavaşlattı.
Bir kadın onu gördü.
Elindeki sepet yere düştü.
“Halven!”
Adam attan indi.
Kadın ona doğru koştu.
“Ne oldu?”
“Bir şey yok.”
“Bulundu mu?”
Halven’in yüzü çöktü.
“Hayır.”
Kadın onların arkasına baktı.
Arin o bakışı gördü.
Önce silahlara.
Sonra yüzlere.
Kadının gözleri büyüdü.
“Onlar…”
Yakındaki iki kişi de dönmüştü.
Bir adam elindeki çuvalı yere bıraktı.
Başka bir kadın kapısının önünden baktı.
Fısıltı Arin’e ulaşacak kadar yüksekti.
“Onlar mı geldi?”
Dagan atının üzerinde kıpırdandı.
Liora başını hafifçe eğdi.
Sera insanların yüzlerini izliyordu.
Arin ise köyün ortasına baktı.
Yıllar önce ayrıldığı yer aynı anda hem tanıdık hem değildi.
Halven yeniden atına bindi.
“Tomas meydanda olmalı.”
Arin başını salladı.
Atını ileri sürdü.
İlk birkaç evin arasından geçerken insanların bakışları onları takip etti.
Bazılarında rahatlama vardı.
Bazılarında merak.
Bir kadının yüzünde açıkça öfke.
Ve bazılarında Arin’in çocukluğundan beri tanıdığı başka bir şey:
Korku.
Bir kapının yanında duran yaşlı adam onları görünce sessizce başını salladı.
Arin onu tanımadı.
Adam Arin’i tanıdı.
Bu daha rahatsız ediciydi.
Meydan yaklaştıkça kalabalık arttı.
Ve Arin, Sığınaktan ayrıldığından beri ilk kez Edran’ın sözlerini gerçekten düşündü.
Sana vakayı anlatanın ne istediğini öğren.
Halven çocukları geri istiyordu.
İhtiyar heyeti ne istiyordu?
Köylüler ne istiyordu?
Ve kuzey ormanındaki şey—
o ne istiyordu?
Arin bakışlarını vadinin arkasında yükselen koyu ağaçlara çevirdi.
Güneş ormanın üzerine düşüyordu.
Ama ağaçların içi karanlıktı.
Çan sesi yoktu.
Henüz.
V — Tanıdık Yüzler
Veren Hollow’a girişleri bir dönüşten çok, sorguya çağrılmaya benziyordu.
Arin bunu daha meydanın taşlarına ulaşmadan anladı.
İnsanlar işlerini bırakmıyordu.
Ama yavaşlatıyorlardı.
Bir kadın kuyudan çektiği kovayı olduğu yerde tutmuş, onları izliyordu. Demircinin çırağı elindeki maşayı indirmişti. İki çocuk yolun kenarında oynarken annelerinden biri onları sessizce arkasına aldı.
Bazı yüzleri Arin hatırlıyordu.
Bazılarını hatırladığını sanıyordu.
Çoğu değişmişti.
Çocukken devasa görünen adamların omuzları çökmüş, genç kadınların saçlarına aklar düşmüş, zamanında onların peşinden koşan çocuklar şimdi kendi çocuklarını yanlarında tutuyordu.
Köy değişmişti.
Ama insanların bakışları değişmemişti.
Merak.
Şüphe.
Beklenti.
Ve yardım için çağırdığı kişiye bile güvenmek istemeyen insanların o tanıdık tedirginliği.
Halven önden ilerliyordu.
“Heyet binası meydanın arkasında.”
Dagan etrafına baktı.
“Bina mı?”
Halven başıyla karşıdaki yapıyı gösterdi.
Arin onu hatırladı.
Eskiden tahıl deposuydu.
Şimdi kapının üzerinde küçük bir ahşap levha vardı.
Veren Hollow Meclisi
Dagan hafifçe burnundan soludu.
“İlerleme.”
Sera sessizce:
“Yazı biraz eğri.”
Dagan ona baktı.
“Ben de onu diyecektim.”
Arin konuşmalarını duymazdan geldi.
Meydanın kenarında duran kalabalığın içinden biri öne çıktı.
Arin adamı yüzünden değil, sakalından tanıdı.
Tomas Rheel.
Çocukken de sakalı griydi.
Şimdi neredeyse tamamen beyazdı.
Ama aynı biçimde dağınıktı.
Tomas onların önüne geldiğinde Arin atından indi.
Diğerleri de onu takip etti.
Yaşlı adam önce Halven’e baktı.
“Geldin.”
Halven başını salladı.
“Geldim.”
Tomas’ın gözleri ardından dört kişiye geçti.
Arin’in üzerinde bir an fazla kaldı.
“Uzun zaman oldu.”
Arin:
“Evet.”
Ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu.
İyi görünüyorsun diyemezdi.
Tomas iyi görünmüyordu.
Bizi çağırdığınız için geldik demek gereksizdi.
Yedi çocuk hakkında üzgünüz ise daha başlamadan yenilgiyi kabul etmek gibi geliyordu.
Tomas onu bu sıkıntıdan kurtardı.
“Edran gelmedi.”
“Hayır.”
“Beklemiyordum.”
Dagan’ın ağzının kenarı hareket etti.
Arin bunun nedenini biliyordu.
Tomas belli ki Edran’ı hâlâ tanıyordu.
“Bizi o gönderdi,” dedi Arin.
“Biliyorum.”
Tomas başını meydana çevirdi.
“İçeride konuşalım.”
Kalabalıktan bir ses yükseldi.
“İçeride konuşmanın ne faydası var?”
Arin sese döndü.
Kırklı yaşlarında bir kadındı.
Saçlarını aceleyle ensesinde toplamıştı. Gözlerinin altındaki koyu halkalar birkaç gecedir doğru dürüst uyumadığını belli ediyordu.
Tomas:
“Elya.”
Kadın yaşlı adamı duymamış gibi devam etti.
“Çocuklarımız altı gecedir kayboluyor.”
Meydan sessizleşti.
Arin kadının bakışlarının doğrudan kendisine yöneldiğini gördü.
“Şimdi mi geldiniz?”
Arin cevap vermeden Halven:
“Elya—”
“Sen sus.”
Halven gerçekten sustu.
Kadın Arin’e doğru birkaç adım attı.
“İlk çocuk kayboldu.”
Arin bekledi.
“Sonra ikinci.”
Kadının sesi titremedi.
Bu daha kötüydü.
“Sonra üçüncü.”
Tomas araya girmek istedi.
“Bunu burada—”
“Hayır.”
Elya başını ona çevirmedi.
“Yedinci çocuk kaybolduktan sonra mı önemli olduk?”
Arin meydandaki insanların ona baktığını hissediyordu.
Dagan’ın birkaç adım arkasında durduğunu biliyordu.
Sera konuşmayacaktı.
Liora da.
Bu soru ona yöneltilmişti.
Ve iyi bir cevabı yoktu.
“Bize haber dün ulaştı.”
Kadının gözlerinde bir şey sertleşti.
“Bu benim çocuklarımı geri getiriyor mu?”
Arin hemen fark etti.
Çocuklar.
Çoğul.
“Kayıplardan kaçı sizin?”
Kadının yüzündeki öfke bir an çatladı.
“İki.”
Arin’in göğsünde bir ağırlık oluştu.
“İsimleri?”
Kadın onun bu soruyu beklemediği belliydi.
“Rian.”
Kısa bir nefes.
“Ve Mila.”
“Yaşları?”
“On üç ve dokuz.”
Arin başını eğmedi.
Bakışını kaçırmadı.
“Onları bulmak için elimizden geleni yapacağız.”
Elya’nın yüzünde neredeyse acıyan bir ifade oluştu.
“İnsanlar bunu çok kolay söylüyor.”
Arin birkaç saniye sustu.
“Evet.”
Kadın kaşlarını çattı.
“Ne?”
“Kolay söyleniyor.”
Arin’in sesi sakin kaldı.
“Bu yüzden size bulacağımıza söz vermeyeceğim.”
Meydandaki sessizlik biraz daha ağırlaştı.
Halven başını Arin’e çevirdi.
Tomas’ın yüzündeki ifade okunmuyordu.
Elya ise ona bakmayı sürdürdü.
Arin devam etti.
“Ama ne olduğunu öğrenmeden buradan ayrılmayacağız.”
Kadının çenesi sıkıldı.
“Bana yetmiyor.”
“Biliyorum.”
“Bilmezsin.”
Arin buna cevap vermedi.
Çünkü haklı olabilirdi.
Bir çocuğunu kaybetmemişti.
İki çocuğunu hiç kaybetmemişti.
Kendisini onun yerine koymaya çalışmak, yalnızca kadının acısını kendisine aitmiş gibi davranmak olurdu.
Elya sonunda bakışını kaçırdı.
“Rian altıncı gece kayboldu.”
Halven kıpırdandı.
Arin ona baktı.
Halven’in yeğeni Elin altıncı kayıp olduğunu söylemişti.
Elya hemen düzeltti.
“Altıncı gece. Beşinci kayıp.”
Arin zihninde ayırdı.
Gecelerle sıralar aynı değildi.
“Onlarla konuşacağız.”
Elya sertçe:
“Konuşacak kimse yok.”
“Odalarını görmek istiyorum.”
Kadın sustu.
Sonra başını hafifçe salladı.
Bu izin sayılırdı.
Tomas elini meclis binasına doğru uzattı.
“Önce elimizdeki kayıtlar.”
Arin:
“Sonra aileler.”
“Evet.”
Kalabalık dağılmadı.
Onları içeri girerken izlemeye devam etti.
Meclis binasının içi eskiden olduğu gibi tahıl kokmuyordu.
Şimdi mürekkep, toz ve mum kokuyordu.
Ortada uzun bir masa vardı.
Duvarlardan birinde köyün kaba çizilmiş haritası asılıydı.
Haritanın üzerine yedi siyah işaret konmuştu.
Arin kapıda durdu.
Yedi.
Birbirlerine yakın değillerdi.
Değirmen.
Doğu evleri.
Pazarın arkası.
Kuzey yolu.
Ahırlar.
Köyün batı sınırı.
Merkeze yakın bir ev.
Sera doğrudan haritaya yaklaştı.
“Bunlar kayboldukları son bilinen yerler mi?”
Tomas:
“Evet.”
Sera parmağını değirmenin üzerine getirmedi.
Yalnızca yakınında tuttu.
“Kim işaretledi?”
“Ben.”
“Tanık ifadelerine göre mi?”
“Evet.”
Sera diğer noktalara baktı.
Arin onu izledi.
Sera’nın bir haritaya nasıl baktığını yıllardır biliyordu.
Yerleri görmüyordu.
Aralarındaki boşluğu görüyordu.
Liora masanın üzerindeki kâğıtlara yöneldi.
“Bunlar ifadeler?”
“Hatırlayabildiğimiz kadar.”
“Kim yazdı?”
“Tomas ve ben.”
Kapının yakınından başka bir kadın konuşmuştu.
Arin döndü.
Maera.
Bir an tanıyamadı.
Sonra kadın kaşını kaldırdı.
Aynı hareket.
Çocukken elma sepetine fazla uzun baktıklarında yaptığı gibi.
Arin’in yüzünde istemsiz bir gülümseme oluştu.
“Maera.”
Kadın kollarını göğsünde birleştirdi.
“En azından adımı unutmamışsın.”
Dagan hemen:
“Ben de unutmadım.”
Maera ona baktı.
“Senin unutman mümkün değil. Bana hâlâ üç elma borcun var.”
Dagan yüzünü buruşturdu.
“Onların parasını bıraktık.”
Arin:
“Ben bıraktım.”
Maera:
“Üç gün sonra.”
Liora başını eğip gülüşünü sakladı.
Dagan Arin’e baktı.
“Bunu neden herkes hatırlıyor?”
Sera haritadan gözünü ayırmadan:
“Çünkü sen yıllarca anlattın.”
Maera’nın yüzündeki gülümseme birkaç saniye sürdü.
Sonra kayboldu.
“Keşke sizi başka bir nedenle görseydim.”
Liora ona yaklaştı.
“Biz de.”
Maera, Liora’nın yüzüne birkaç saniye baktı.
Arin o bakışta bir annenin çocuğunu yıllar sonra tanıması gibi bir şey gördü.
Ama soru sormadı.
Maera bunun yerine masadaki kâğıtları gösterdi.
“İfadelerin çoğunu ben yazdım. Tomas’ın yazısı okunmuyor.”
Tomas:
“Okunuyor.”
“Sen okuyabiliyorsun diye okunuyor olmuyor.”
Dagan sessizce Arin’e:
“Burada hiçbir şey değişmemiş.”
Arin:
“Sen de.”
“Bunu iltifat kabul ediyorum.”
Arin masaya yaklaştı.
“İlk kayıptan başlayalım.”
İlk çocuk Salen’di.
On iki yaşında.
Değirmene öğütülmüş tahıl almaya gönderilmişti.
Değirmenci onu görmüştü.
Paketi teslim etmişti.
Salen eve dönmemişti.
Paket, ertesi sabah nehir yolunun kenarında bulunmuştu.
Tahılın yarısı yere dökülmüş.
Kan yok.
Ayak izi vardı ama anlamlı değildi; yol sık kullanılıyordu.
İkinci çocuk Mila.
Dokuz yaşında.
Elya’nın kızı.
Gece evinde uyuyordu.
Annesi gece yarısından sonra uyanmış, pencerenin açık olduğunu görmüştü.
Mila yoktu.
Yatakta çamur bulunmuştu.
Arin hemen:
“Ne kadar?”
Maera önündeki kâğıda baktı.
“İki küçük parça.”
“Toprak mı?”
“Öyle sanmışlar.”
“Duruyor mu?”
Tomas başını iki yana salladı.
“Temizlendi.”
Arin dudaklarını birbirine bastırdı.
Tomas bunu gördü.
“İlk gecelerde neyle karşı karşıya olduğumuzu bilmiyorduk.”
Arin başını salladı.
Suçlamak kolaydı.
O sırada o da burada değildi.
Üçüncü çocuk Nerin.
On bir yaşında.
Pazarın arkasında diğer çocuklarla oynuyordu.
Bir süre görülmemişti.
Ne kadar süre olduğu bilinmiyordu.
Dördüncü Tavi.
Sekiz yaşında.
Odun toplamaya gitmişti.
Sepeti ormanın sınırına yakın bir yerde bulunmuştu.
Beşinci Rian.
On üç yaşında.
Elya’nın oğlu.
Batıdaki komşusuna gönderilmişti.
Komşunun evine hiç ulaşmamıştı.
Altıncı Elin.
On yaşında.
Halven’in yeğeni.
Ahıra girmiş, geri çıkmamıştı.
Yedinci Kessa.
On iki yaşında.
Dün gece.
Kendi evinden.
Kapı kilitliydi.
Pencere açıktı.
Dagan’ın sesi ilk kez uzun süredir tamamen ciddiydi.
“İki çocuk evden.”
“Evet,” dedi Maera.
“Pencereler?”
“İkisinde de açık.”
Sera:
“Zorlanmış mı?”
“Hayır.”
Liora:
“Çocukların kendileri açmış olabilir mi?”
Maera:
“Olabilir.”
Arin haritaya baktı.
“Ortak bir yol yok.”
Sera başını salladı.
“Hayır.”
“Yaşlar yakın.”
“Sekiz-on üç.”
Dagan:
“Erkek kız?”
Maera isimlere baktı.
“Dört erkek, üç kız.”
“Belirli aile?”
“Hayır.”
“Zenginlik?”
Tomas:
“Burada kimse zengin değil.”
Dagan:
“Bu da cevap.”
Arin masaya baktı.
Yedi farklı çocuk.
Farklı yerler.
Farklı saatler.
Farklı biçimler.
Ama yaş aralığı aynıydı.
“Çan.”
Odadakiler sustu.
Arin Maera’ya baktı.
“Halven bir çocuğun çan sesi duyduğunu söyledi.”
Maera’nın gözleri kısa süre Tomas’a kaydı.
Arin bunu gördü.
“Bir çocuk değil mi?”
Maera dudaklarını birbirine bastırdı.
Tomas iç çekti.
“Üç.”
Liora hemen doğruldu.
“Üç çocuk mu duydu?”
“Üç kişi.”
“Kim?”
Maera:
“Bir çocuk. İki yetişkin.”
Arin:
“Ne zaman?”
“İlk kayıptan iki gece önce.”
Liora:
“Aynı gece?”
“Hayır.”
Sera:
“Aynı yer?”
“Hayır.”
Dagan:
“Niye raporda yok?”
Tomas’ın yüzü sertleşti.
“Çünkü köyün yarısı çocuklar kaybolmadan önce orman hikâyeleri anlatıyordu.”
“Şimdi?”
“Şimdi hepsi o hikâyelerin doğru olduğuna inanıyor.”
Arin:
“Çanı duyanlarla konuşacağız.”
Tomas:
“Yetişkinlerden biri burada değil.”
“Nerede?”
“Kuzeye gitti.”
Dagan kaşlarını kaldırdı.
“Ne için?”
“Av.”
Sera ilk kez haritadan uzaklaştı.
“Ne zaman?”
“Dün sabah.”
“Dönmedi mi?”
“Henüz değil.”
Arin Tomas’a baktı.
“Bu da kayıp sayılmıyor mu?”
Yaşlı adamın yüzü gerildi.
“O adam bazen iki gün kalır.”
“Adı?”
“Bren Tal.”
Arin ismi zihnine ekledi.
Bren Tal.
Avcı.
Çan sesi duymuş.
Dün kuzeye gitmiş.
Henüz dönmemiş.
“Diğer yetişkin?”
Maera:
“Ben.”
Odadaki herkes ona döndü.
Dagan:
“Sen de mi?”
Maera başını salladı.
“Üç gece önce.”
“Nasıl bir ses?”
Kadın düşündü.
“İnce.”
“Kaç kez?”
“Saymadım.”
“Yön?”
Maera kuzey duvarına baktı.
“Orman.”
Liora:
“Emin misin?”
Maera ona baktı.
“Hayır.”
Bu cevap Arin’in hoşuna gitti.
Emin değilse emin değilim diyordu.
Maera devam etti.
“Geceydi. Rüzgâr vardı. Ses uzaktan geliyordu. Kuzeyden geldiğini düşündüm.”
Sera:
“Duyduğunda ne oldu?”
“Hiç.”
“Hayvanlar?”
“Dikkat etmedim.”
“Başka biri?”
“Yanımda yoktu.”
Arin:
“Çocuk kim?”
Maera’nın yüzü değişti.
“Perrin.”
“Kaç yaşında?”
“Yedi.”
“Kayıp değil.”
“Hayır.”
“Onunla şimdi konuşabilir miyiz?”
Maera tereddüt etti.
“Annesi izin verirse.”
“Zorlamayacağız.”
“Biliyorum.”
Arin bu cevabın ona değil, geçmişte tanıdığı çocuğa verilmiş gibi geldiğini düşündü.
Perrin’in evi meydanın iki sokak gerisindeydi.
Arin dört kişi birden içeri girmenin çocuğu korkutacağını düşündü.
Bu yüzden Dagan dışarıda kaldı.
Dagan buna alınmadı.
“Çocuk beni sever.”
Sera:
“Bu yüzden.”
Dagan ona birkaç saniye baktı.
“Bir gün seninle konuşmayı bırakacağım.”
“Deneyebilirsin.”
Arin kapıyı çaldı.
Perrin’in annesi onları içeri aldı.
Kadının adı Lessa’ydı.
Çocuğunu yanından ayırmıyordu.
Arin bunu hemen fark etti.
Perrin annesinin sandalyesinin yanında oturmuş, ahşaptan oyulmuş küçük bir atla oynuyordu.
Arin çömelmedi.
Yetişkinlerin çocuklarla konuşurken neden aniden dizlerinin üzerine çöküp farklı bir ses tonuyla konuştuğunu hiçbir zaman anlamamıştı.
Çocuklar bunun yapay olduğunu fark ederdi.
Bir sandalyeye oturdu.
Liora karşı tarafta kaldı.
Sera pencerenin yakınında durdu.
“Ben Arin.”
Perrin oyuncağından başını kaldırdı.
“Biliyorum.”
Arin kaşını hafifçe kaldırdı.
“Nereden?”
“Annem söyledi.”
Lessa’nın eli çocuğun omzundaydı.
Perrin:
“Siz ormanda canavar öldürüyorsunuz.”
Arin:
“Bazen.”
Çocuk bunu beklemiyordu.
“Bazen mi?”
“Bazen canavar olmuyor.”
Perrin düşündü.
“Ne oluyor?”
“Henüz bilmiyoruz.”
Lessa rahatsız olmuş gibi kıpırdandı.
Arin devam etmedi.
“Çan sesi duyduğunu söylemişsin.”
Perrin’in oyuncağı durdu.
Annesinin eli omzunda biraz daha sıkıldı.
Arin bunu gördü.
“Konuşmak istemiyorsan konuşmayabiliriz.”
Perrin annesine baktı.
Lessa:
“Anlatabilirsin.”
Çocuk birkaç saniye sessiz kaldı.
“Geceydi.”
Arin:
“Neredeydin?”
“Yatağımda.”
“Uyanık mıydın?”
“Evet.”
“Niye?”
Perrin omuz silkti.
“Uyuyamadım.”
“Çanı kaç kez duydun?”
Çocuk başını eğdi.
“Bilmiyorum.”
“Bir mi? Çok mu?”
“Çok.”
Liora:
“Birbirine yakın mı?”
Perrin ona baktı.
“Ne?”
Liora parmağıyla masaya hafifçe vurdu.
Tak.
Bekledi.
Tak.
“Böyle mi?”
Perrin başını salladı.
“Hayır.”
Liora biraz daha hızlı yaptı.
Tak. Tak. Tak.
Çocuk yine başını salladı.
“Hayır.”
Sera:
“Nasıl?”
Perrin bunu anlatmakta zorlandı.
Sonra oyuncak atın ayağındaki küçük metal parçayı masaya hafifçe vurdu.
Ting.
Bekledi.
Uzun süre.
Ting.
Arin çocuğu izledi.
“Aralıklı.”
Perrin:
“Evet.”
“Sonra?”
Çocuk oyuncağa baktı.
“Pencereye gittim.”
Lessa:
“Bunu bana söylemedin.”
Perrin annesine bakmadı.
Arin konuşmayı kesmedi.
“Ne gördün?”
“Birini.”
Lessa’nın eli çocuğun omzundan çekildi.
Odadaki hava değişti.
Arin sesini aynı tuttu.
“Nerede?”
Perrin pencereyi gösterdi.
“Yolun sonunda.”
“İnsan mı?”
Çocuk cevap vermedi.
“Perrin?”
“Kadın gibi.”
Liora’nın bakışları Arin’e kaydı.
Arin çocuktan gözünü ayırmadı.
“Nasıl bir kadın?”
Perrin alnını buruşturdu.
“Kötüydü.”
Bu kelime Arin’i durdurdu.
“Neden?”
Çocuk ona baktı.
“Korkunçtu.”
“Ne görüyordun?”
“Saçı vardı.”
“Nasıl?”
Perrin ellerini başının iki yanından aşağı doğru hareket ettirdi.
“Uzun.”
“Rengi?”
“Göremedim.”
“Yüzü?”
Çocuk başını salladı.
“Sonra gitti.”
Arin bir an düşündü.
“Sana baktı mı?”
Perrin’in küçük elleri oyuncağın çevresinde sıkıldı.
“Evet.”
“Yaklaştı mı?”
“Hayır.”
“Konuştu mu?”
Bu soruda çocuk tamamen hareketsiz kaldı.
Arin bekledi.
Lessa:
“Perrin?”
Çocuk annesine baktı.
Sonra tekrar Arin’e.
“Parmağını yaptı.”
Arin anlamadı.
“Nasıl?”
Perrin oyuncağı bıraktı.
İşaret parmağını dudaklarının önüne getirdi.
Sus.
Liora nefesini çok hafif verdi.
Sera’nın duruşu değişti.
Arin çocuğa baktı.
“Sonra?”
“Gitti.”
“Seni çağırmadı?”
“Hayır.”
“Yanına gelmeni istemedi?”
“Hayır.”
“Pencereyi açtın mı?”
Perrin başını sertçe salladı.
“Hayır.”
Arin Lessa’ya baktı.
“Ertesi sabah dışarıda bir şey gördünüz mü?”
Kadın hâlâ çocuğuna bakıyordu.
“Hayır.”
“İz?”
“Bilmiyorum.”
“Pencerenin altını kontrol ettiniz mi?”
“Hayır.”
Sera çoktan pencereye yönelmişti.
Arin ona engel olmadı.
Pencereyi açtı.
Dışarı baktı.
Sonra dışarı çıktı.
Bir dakika sonra seslendi.
“Arin.”
Pencerenin altında küçük bir bahçe vardı.
Toprak kuru görünüyordu.
Sera dizlerinin üzerine çökmüş değildi.
Yalnızca bir noktaya bakıyordu.
Arin yanına geldi.
“Ne?”
Sera ayağının ucuyla toprağa dokunmadan gösterdi.
İlk bakışta hiçbir şey yoktu.
Sonra Arin gördü.
Toprağın üzerinde ince, açık renkli bir lif.
Bir kök parçası gibi.
Ama fazla düzgün.
Sera bıçağının ucuyla kaldırdı.
Yaklaşık bir parmak uzunluğundaydı.
Soluk gri.
Üzerinde çok küçük düğümler vardı.
Liora yanlarına geldi.
“Dokunma.”
Sera ona baktı.
“Dokunmuyorum.”
“Bıçakla da.”
Sera lif parçasını tekrar yere bıraktı.
Liora çantasından küçük bir bez çıkardı.
İki tahta çubuk kullanarak parçayı kaldırdı.
Arin:
“Tanıyor musun?”
“Hayır.”
Dagan bahçe kapısından girdi.
“Beni dışarıda bırakmak çok işe yaradı.”
Sera:
“Çocuğu korkutmadın.”
“Ben sevimliyim.”
Kimse cevap vermedi.
Dagan lif parçasını görünce ciddileşti.
“Bu ne?”
Liora:
“Bilmiyorum.”
Arin:
“Kök?”
“Olabilir.”
“Saç?”
Liora kaşlarını çattı.
“Umarım değil.”
Perrin’in annesi kapıda belirdi.
“Bu burada mıydı?”
Arin:
“Evet.”
Kadının yüzü soldu.
“Daha önce görmedim.”
Arin buna inanıyordu.
Böyle küçük bir şeyi fark etmemiş olması normaldi.
Sera evin duvarına doğru yürüdü.
Pencerenin altından köşeye.
Sonra durdu.
“Bir tane daha.”
Arin yaklaştı.
İkinci lif.
Sonra üçüncü.
Çok azdı.
Rüzgârın taşıdığı saman parçaları arasına karışabilecek kadar.
Sera yönlerini takip etti.
Bahçenin dışına.
Yola.
Kuzeye.
Dagan:
“Orman.”
Arin hemen cevap vermedi.
Edran’ın sesi zihninde belirdi.
Bir cevabı çok istemen, onu doğru yapmaz.
Liflerin kuzeye gitmesi, çocukları oradaki yaratığın aldığı anlamına gelmiyordu.
Ama ilk kez ellerinde söylenti dışında bir şey vardı.
“Diğer kayıp yerlerini kontrol edeceğiz,” dedi.
Sera başını salladı.
“Önce en bozulmamış olanları.”
Arin:
“Sonuncu çocuk.”
“Kessa.”
Liora lifleri bezin içine koydu.
“Ve Elin’in ahırı.”
Dagan:
“İz aynıysa?”
Arin ona baktı.
“Yine de ne olduğunu bilmiyoruz.”
Dagan birkaç saniye ona baktı.
Bu kez gülümsedi.
“Edran.”
Arin derin bir nefes aldı.
“Bir daha söylersen seni Sığınağa geri gönderirim.”
“Bunu da ondan öğrendin mi?”
Sera:
“Dagan.”
“Tamam.”
Kessa’nın evinde aynı liflerden buldular.
Pencerenin dışındaki taş duvarın dibinde.
Çok daha az.
İki parça.
Elin’in ahırında ise hiçbir şey yoktu.
Ama Sera kapının iç tarafındaki ahşapta ince çizikleri fark etti.
İnsan tırnağına benzemiyordu.
Hayvan pençesi de değildi.
Dört paralel çizgi.
Liora ölçtü.
Dagan kapının yanında sessizce duruyordu.
Arin ahırın içine baktı.
Elin’in küçük iş çizmeleri hâlâ duvarın dibindeydi.
Bir çocuk sabah buraya girmişti.
Ve çıkmamıştı.
Hiç kan yoktu.
Mücadele izi yoktu.
Kapı dışarıdan değil, içeriden açılıyordu.
Arin dizlerinin üzerine çöktü.
Toprağı inceledi.
Çok fazla ayak izi.
Halven.
Ailesi.
Köylüler.
Arama ekibi.
Edran’ın odasındaki söz yeniden aklına geldi.
Herkes aradı.
Evet.
Ve bunu yaparken neredeyse her şeyi yok etmişlerdi.
Arin ayağa kalktı.
“Diğer yerlere bakalım.”
Dagan:
“Bugün mü?”
Arin dışarı baktı.
Güneş alçalmıştı.
“Güneş batana kadar.”
Sera:
“Sonra?”
Arin cevap vermeden ahırın dışından bağırışlar geldi.
Birden fazla ses.
Meydandan.
Dagan başını çevirdi.
“Bu iyi bir bağırış değil.”
Arin dışarı çıktı.
Meydanda yirmiden fazla insan toplanmıştı.
Bazılarının elinde balta vardı.
İkisinde yay.
Bir adamın omzunda meşale için hazırlanmış yağlı bezler bulunuyordu.
Tomas kalabalığın önünde duruyor, onları sakinleştirmeye çalışıyordu.
“Kimse ormana gitmeyecek!”
Bir adam:
“Senin çocuğun kayıp değil!”
Kalabalığın içinden destekleyen sesler yükseldi.
Arin ilerledi.
Sera sağında.
Dagan solunda.
Liora birkaç adım geride.
Tomas onları görünce yüzündeki rahatlama çok kısa sürdü.
Kalabalıktaki başka biri bağırdı.
“Onlar da oraya gidecek!”
Dagan alçak sesle:
“Bizi ne zaman bilgilendirdiler?”
Arin:
“Şimdi.”
Elya kalabalığın ön tarafındaydı.
Elinde silah yoktu.
Ama yüzündeki ifade baltalardan daha keskindi.
“Bir şey buldunuz mu?”
Arin durdu.
Yalan söylemenin anlamı yoktu.
“Bazı izler.”
Kalabalık hareketlendi.
Arin hemen devam etti.
“Ne olduklarını bilmiyoruz.”
Adamın biri:
“Kuzeye gidiyorlar mı?”
Arin sustu.
Bu sessizlik yeterliydi.
Sesler yükseldi.
“Biliyordum.”
“Ormandaki şey.”
“Yıllardır söyledik.”
“Yakmalıyız.”
Dagan’ın omuzları gerildi.
Arin onun kalabalıktaki kavgaya değil, “yakmalıyız” kelimesine tepki verdiğini anladı.
Arin sesini yükseltti.
“Hayır.”
Kalabalık tamamen susmadı.
Ama ona en yakın olanlar sustu.
Arin devam etti.
“Ormana bu gece kimse girmeyecek.”
Bir adam baltasını kaldırdı.
“Sen kimsin de—”
“Gitmek istiyorsan seni durdurmam.”
Dagan Arin’e baktı.
Bu cevabı beklemiyordu.
Kalabalıktaki adam da.
Arin sürdürdü.
“Ama ne aradığını bilmiyorsun.”
Adamın baltası biraz indi.
“Çocukları.”
“Hayır.”
Arin kuzey ormanına baktı.
“Çocukların orada olduğunu bilmiyoruz.”
Elya:
“Peki izler?”
“Bir şeyin kuzeye gittiğini gösteriyor.”
“Ne?”
“Bilmiyoruz.”
Kalabalıktan öfkeli sesler yükseldi.
Arin bu kez onları kesmedi.
Bir süre konuşmalarına izin verdi.
Sonra:
“Ormanı yakarsanız ne olur?”
Kimse cevap vermedi.
Arin adamın omzundaki yağlı bezlere baktı.
“Çocuklar oradaysa?”
Sessizlik.
“Ya ateş onları bulmadan önce ulaşırsa?”
Elya’nın yüzü değişti.
Arin devam etti.
“Ya çocukları alan şey ormanda değilse?”
Bir adam:
“Ya oradaysa?”
Arin ona baktı.
“O zaman siz yirmi kişi baltalarla gidip ne olduğunu bilmediğiniz bir şeyin alanına gireceksiniz.”
Dagan çok hafif bir sesle:
“Yirmi değil. On sekiz.”
Arin ona baktı.
Dagan iki kişiyi işaret etti.
“Onların elinde kürek var.”
Arin gözlerini kapatmak istedi.
Yapmadı.
Kalabalıktan biri istemeden güldü.
Gerilim bir an çatladı.
Dagan’ın bunu bilerek yapıp yapmadığını Arin anlayamadı.
Muhtemelen kendisi de bilmiyordu.
Tomas fırsatı kullandı.
“Bu gece kimse gitmiyor.”
Bir adam itiraz etti.
Tomas bu kez bağırdı.
“ÇOCUKLAR ORADAYSA ONLARI YAKMAK MI İSTİYORSUNUZ?”
Sessizlik.
Elya gözlerini kapattı.
Sonra kalabalıktan ayrıldı.
Arin arkasından gitmedi.
Onun sakinleşmeye değil, yalnız kalmaya ihtiyacı vardı.
İnsanlar yavaş yavaş dağıldı.
Ama Arin bunun bittiğini düşünmedi.
Sadece ertelendi.
Tomas yanına geldi.
“Geceye kadar vaktiniz var.”
Arin:
“Ne için?”
“Bir şey göstermek için.”
“Yoksa?”
Tomas meydana baktı.
“Onları yarın tutamam.”
Arin kuzey ormanına çevirdi gözlerini.
Güneş ağaçların ardına yaklaşmıştı.
Saatler.
Yine saatler.
Yanlış bir kararın bedeli artık yalnızca onların değildi.
Yedi çocuk kayıptı.
Bir köy yanmak üzereydi.
Ve ellerindeki en güçlü delil birkaç soluk lifti.
Liora yanına geldi.
“Arin.”
“Elindeki ne?”
Kadın bez parçasını açtı.
İçindeki liflerden biri gün ışığında görünüyordu.
Ama şimdi daha önce fark etmedikleri küçük bir şey vardı.
Lifin düğümlenmiş kısmına takılmış, neredeyse toz kadar küçük bir metal parçası.
Liora onu avucunda çevirdi.
Güneş vurunca kısa süre parladı.
Dagan yaklaştı.
“Gümüş?”
Liora başını salladı.
“Demir.”
Sera:
“Neyin parçası?”
Liora parçayı kulağına yakın tuttu.
Hafifçe salladı.
Çok küçük bir ses çıktı.
Ting.
Arin’in ensesindeki tüyler kalktı.
Liora ona baktı.
Kimse konuşmadı.
Arin meydanın ötesindeki kuzey yoluna çevirdi gözlerini.
Orman kararmaya başlamıştı.
Bu kez Edran’ın sesi zihninde yoktu.
Yalnızca Perrin’in küçük eli vardı.
Dudaklarının önünde duran parmak.
Sus.
Ve çok uzaktan geldiğini hayal ettiği ince bir ses.
Ting.
VI — Soğuk Metal
Liora’nın avucundaki metal parçası küçüktü.
O kadar küçüktü ki birkaç dakika önce yerde görseler muhtemelen üzerine basıp geçerlerdi.
Ama çıkardığı ses küçüklüğünden daha büyüktü.
Ting.
Arin sesi ikinci kez duymak istemedi.
Yine de Liora parçayı avucunda çevirdi.
“Çanın tamamı değil,” dedi.
Dagan eğilip baktı.
“Bunu anlayacak kadar çan uzmanı mısın?”
“Çanların içindeki tokmağa benziyor.”
“Bu kadar küçük mü?”
“Çan da küçükse.”
Sera elini uzatmadı.
Sadece baktı.
“Çocukların bileğine takılan türden?”
Liora başını iki yana salladı.
“Olabilir. Hayvan tasması da olabilir. Bir süs eşyasının parçası da.”
Dagan:
“Yani yine bilmiyoruz.”
“Evet.”
“Bugün çok şey öğreniyorum.”
Arin meydanın kuzey çıkışına baktı.
Güneş aşağı iniyordu.
Tomas’ın verdiği zaman aklındaydı.
Yarın sabah kalabalığı tutamayacağını söylemişti.
Arin bunun tehdit olmadığını biliyordu.
Bir uyarıydı.
İnsanlar korkuyordu.
Korkunun bir noktadan sonra sabrı yoktu.
“Lifleri nerede bulduk?”
Sera hemen cevap verdi.
“Perrin’in penceresinden kuzey yola doğru.”
“Kessa’nın evinde?”
“Aynı tür.”
“Elin’in ahırında lif yok.”
“Çizikler var.”
Arin Liora’ya baktı.
“Bu parça hangi lifteydi?”
“Perrin’in evinden aldığımızda.”
Dagan kollarını göğsünde birleştirdi.
“Perrin kayıp değil.”
Arin:
“Evet.”
“Ve onu gördüğünü söylediği şey ona saldırmadı.”
“Evet.”
“Susmasını söyledi.”
Arin yine başını salladı.
Dagan ormana baktı.
“Bu hoşuma gitmiyor.”
Sera:
“Sana ne zaman hoşuna giden bir vaka geldi?”
Dagan düşünür gibi yaptı.
“Geçen yılki mezar hırsızları.”
“Onlar insanlardı.”
“Belki o yüzden.”
Arin sözlerini duysa da zihni başka yerdeydi.
Perrin.
Kadın.
Çan.
Lif.
Kessa’nın penceresi.
Kuzey.
Her şey aynı yönü işaret ediyordu.
Ama Edran’ın sesi artık yeniden aklındaydı.
Aynı yön, aynı neden demek değildir.
Bunu gerçekten Edran söylemiş miydi?
Arin emin değildi.
Yeterince uzun süre onun yanında yaşayınca insan hangi cümlenin kime ait olduğunu karıştırıyordu.
“Perrin’in evinden çıkan lifleri izleyebilir miyiz?” diye sordu.
Sera çoktan yola bakıyordu.
“Bir yere kadar.”
“Ne kadar?”
“Bilmiyorum.”
Dagan:
“Güzel. O zaman gidelim.”
Arin ona baktı.
Dagan’ın yüzünde sabırsızlık vardı.
Ama yalnızca sabırsızlık değildi.
Yedi çocuk.
Arin bunun onu da kemirdiğini biliyordu.
“Önce yolu kontrol edeceğiz,” dedi.
Dagan’ın kaşı kalktı.
“Ormanı değil?”
“Yolu.”
“Fark?”
“Büyük.”
Dagan birkaç saniye baktı.
Sonra başını salladı.
“Tamam.”
Perrin’in evinin arkasındaki küçük bahçeden başlayan iz, ilk başta düşündüklerinden daha belirgindi.
Belirgin derken kolay görünmüyordu.
Sera olmasa Arin muhtemelen ilk yirmi adımda kaybederdi.
Lifler sürekli değildi.
Bir duvar dibinde bir parça.
Kuru otların arasında ikinci.
Yol kenarındaki dikenlerin üzerinde üçüncü.
Bazıları göze ancak güneş doğru açıdan vurduğunda çarpıyordu.
Sera önden gidiyordu.
Diz çökmüyor, toprağa gereksiz yere dokunmuyor, yalnızca gözlerini bir yerden diğerine taşıyordu.
Dagan arkasından yürürken sonunda dayanamadı.
“Bunu nasıl görüyorsun?”
Sera durmadı.
“Neyi?”
“Şu.”
“Elimle göstermedim.”
“Daha kötü.”
Liora gülümsedi.
Arin ise yolun kendisine bakıyordu.
Kuzey yolu köyden çıktıktan sonra ikiye ayrılıyordu.
Sol taraf eski taş ocağına.
Sağ taraf ormanın kıyısındaki av patikalarına gidiyordu.
Lifler sağa dönmüştü.
Dagan bunu görünce sesini alçalttı.
“Orman.”
Arin cevap vermedi.
Patika daraldıkça güneş ışığı ağaçların arasında parçalanmaya başladı.
Henüz ormanın içine girmemişlerdi.
Ama sınırdaydılar.
Burada hava bile farklı geliyordu.
Köyün sesleri arkalarında zayıflamıştı.
Çekiç.
Hayvanlar.
İnsan sesleri.
Hepsi birkaç yüz adım içinde kaybolmuştu.
Arin çocukken bu geçişi hiç sevmezdi.
Köy ile orman arasında gerçek bir duvar yoktu.
Ama yine de sınır hissediliyordu.
Liora’nın okuduğu Mira notu aklına geldi.
Bir sınırın geçildiğini haber verir.
Çan.
Arin istemeden çevresine baktı.
Hiçbir şey duymadı.
Sera aniden durdu.
Dagan neredeyse ona çarpıyordu.
“Ne?”
Sera sağdaki çalılığı gösterdi.
Bir dalın ucunda soluk liflerden biri vardı.
Ama bu kez daha uzundu.
Yaklaşık bir karış.
Liora dikkatlice yaklaştı.
“Kesilmiş.”
Arin:
“Nasıl anladın?”
“Ucu.”
Çubukla kaldırdı.
Lifin bir tarafı dağınık ve doğal görünüyordu.
Diğer tarafı düz.
Dagan:
“Bıçak?”
“Olabilir.”
Sera patikanın dışına baktı.
“Birileri bunu taşıyor olabilir.”
Arin’in zihnindeki görüntü değişti.
Köklerden dökülen parçalar yerine…
Bir insan.
Bir bohça.
Bir şeyin lifleri.
“İnsan izi var mı?”
Sera yere baktı.
“Çok.”
“Yeni?”
“Bazıları.”
Dagan:
“Avcılar.”
Bu bölgede şaşırtıcı değildi.
Köyün kuzeyindeki orman yıllardır avlanma alanıydı.
Bren Tal’in de dün kuzeye gittiğini biliyorlardı.
Arin:
“Bren?”
Sera ayak izlerini inceleyerek başını hafifçe salladı.
“Bilemiyorum.”
Dagan:
“Adamı bulursak sorarız.”
Liora lif parçasını bezine ekledi.
“Bu iz artık tek başına yaratığa götürmüyor.”
Arin bunu biliyordu.
Ama aynı zamanda önlerinde hâlâ takip edebilecekleri tek somut iz buydu.
Güneşe baktı.
Zaman.
Daima zaman.
“Devam ediyor muyuz?” diye sordu Sera.
Soru Arin’e yönelmişti.
Herkes ona baktı.
Arin bundan hoşlanmıyordu.
Karar vermekten değil.
Kararın onların zamanını da tüketmesinden.
“Biraz daha.”
Dagan hemen yürüdü.
Sera bir an Arin’e baktı.
Sonra öne geçti.
“Biraz daha” düşündüğünden uzun sürdü.
Patika ormanın içine girdikçe lifler seyrekleşti.
Bir noktada tamamen kayboldu.
Sera yeniden buldu.
Sonra tekrar kaybettiler.
Her kayıp on dakika.
Bazen daha fazla.
Güneş ağaçların arasında daha aşağıdan vurmaya başlamıştı.
Arin üçüncü kez durduklarında içindeki huzursuzluğun arttığını hissetti.
“Ne kadar oldu?”
Liora gökyüzüne baktı.
“Yaklaşık bir saat.”
Dagan:
“Daha az.”
Sera:
“Bir saat.”
Dagan:
“Herkes bugün bana karşı.”
Arin:
“İz?”
Sera birkaç adım ilerideki çamurlu bölgeyi gösterdi.
“Burada.”
Toprakta ayakkabı izleri vardı.
Birden fazla.
Dagan çömeldi.
“Kaç kişi?”
Sera:
“En az üç.”
“Yeni?”
“Evet.”
Arin çamurun devamına baktı.
İzler kuzeydoğuya gidiyordu.
Ormanın içine.
Dagan ayağa kalktı.
“Bulduk.”
Arin:
“Neyi?”
“İnsanları.”
“Kim olduklarını bilmiyoruz.”
“Lifleri taşıyorlar.”
“Bunu da bilmiyoruz.”
Dagan sabırsızca nefes verdi.
“Arin.”
“Ne?”
“Bir noktada bir şey takip etmek zorundayız.”
Bu cümle Arin’i rahatsız etti.
Çünkü haklıydı.
Araştırmanın başka bir tehlikesi vardı.
Her şeyi kanıtlamaya çalışırken hiçbir şey yapamamak.
Sera ayak izlerinin yanındaki kırılmış dala baktı.
“Üç veya dört kişi. Ağır bir şey taşımış olabilirler.”
Liora:
“Nereden anladın?”
“Adımlar.”
Sera bir izi gösterdi.
“Normalden derin.”
Başka birini.
“Burada biri kaymış.”
Dagan:
“Çocuk?”
Sera başını iki yana salladı.
“Yük.”
Arin’in midesi gerildi.
“Ne yükü?”
“Bilmiyorum.”
Yedi kayıp çocuk.
İnsan izleri.
Kuzeye taşınan bir şey.
Arin daha fazla beklemek istemedi.
“Takip ediyoruz.”
Sera hiçbir şey söylemeden öne geçti.
Dagan da.
Liora Arin’in yanında birkaç adım yürüdü.
“Emin misin?”
Arin ona baktı.
“Hayır.”
Liora başını salladı.
Bu cevap ona yeterli gelmişti.
İzleri takip etmek lifleri takip etmekten çok daha kolaydı.
Bu Arin’i rahatlatmadı.
Tam tersine hızlandıkça düşünmeye daha az zamanı kaldığını hissetti.
Orman koyulaşıyordu.
Kuzeydeki ağaçlar daha yaşlıydı.
Kökler toprağın üzerine çıkmış, bazı yerlerde yolu doğal basamaklara dönüştürmüştü.
Dagan birkaç kez öne geçmeye çalıştı.
Sera her seferinde elini kaldırarak durdurdu.
“İzi bozuyorsun.”
“İz gözümün önünde.”
“Yine de.”
“Bu kadar korumacı davranırsan iz senden ayrılacak.”
Sera dönüp baktı.
Dagan sustu.
Arin neredeyse gülümsedi.
Sonra bir koku aldı.
Duman.
Zayıf.
Eski değil.
Sera da durmuştu.
“Duydunuz?”
Dagan:
“Koku.”
Liora:
“Ateş.”
Arin elini kılıcının kabzasına götürdü.
“Yavaş.”
Bu kelimeyi söylerken Dagan’a baktı.
Dagan gözlerini devirmedi.
Bu ciddi olduğunun işaretiydi.
Ağaçların arasında ilerlediler.
Dumanın kokusu güçlendi.
Sonra metal.
Yağ.
Ve bir şey daha.
Kurutulmuş et.
Dagan çok sessiz:
“Canavarların yemek alışkanlıkları gelişmiş.”
Arin ona baktı.
Dagan omuz silkti.
Gerilim altında bile konuşmadan duramıyordu.
Sera önlerinde çömelmişti.
Bir ağacın gövdesinin ardından baktı.
Sonra geri döndü.
“Yapı.”
Arin:
“Ne tür?”
“Eski kamp.”
Dagan’ın yüzü düştü.
Arin’in içi de.
Yine de silahlarını indirmediler.
Kampa dört yönden yaklaşmadılar.
Birlikte, tek taraftan ve birbirlerini görebilecek şekilde ilerlediler.
Ağaçların arasındaki açıklık birkaç küçük kulübeden oluşuyordu.
Birinin çatısı çökmüştü.
Diğerinin kapısı açıktı.
Ortada sönmeye yakın ateş.
Yanında iki tavşan postu.
İplere asılmış et.
Bir köşede kapanlar.
Dagan ağır bir nefes verdi.
“Kaçak avcılar.”
Arin:
“Muhtemelen.”
Sera yere baktı.
“Ayak izleri buraya geliyor.”
“Devam ediyor mu?”
“Bazıları.”
Arin kılıcını tamamen çekmedi.
“Elinizi silahınızda tutun.”
Dagan:
“Yaratık değiller.”
“İnsanlar da bıçak kullanıyor.”
Dagan bunu kabul etti.
“Doğru.”
Kulübelerden birinden ses geldi.
Ahşap gıcırdadı.
Bir adam kapıda belirdi.
Elindeki küçük yayı kaldırmasıyla Sera’nın bıçağını çekmesi aynı anda oldu.
“İndir,” dedi Arin.
Adam:
“Siz indirin!”
Arkasından ikinci bir adam çıktı.
Dagan zincirini çözmeye başladı.
Arin:
“Dagan.”
Zincir durdu.
Arin karşıdaki adamlara baktı.
“Veren Hollow’dan geliyoruz.”
İlk adamın yüzü değişti.
“Köylü değilsiniz.”
“Hayır.”
“Kraliyet?”
“Hayır.”
Adamın bakışları silahlarında gezindi.
“Sığınak.”
Bu kez Dagan:
“Bunu herkes neden bu kadar çabuk anlıyor?”
İkinci adam:
“Çünkü dört kişi ormanda savaşa gider gibi dolaşıyorsunuz.”
Dagan bu açıklamayı beğenmiş görünüyordu.
Arin:
“Yayı indir.”
Adam birkaç saniye düşündü.
Sonra indirdi.
Sera bıçağını tamamen bırakmadı.
Arin:
“Burada kaç kişisiniz?”
“Üç.”
“Üçüncü?”
“Tuzağa bakmaya gitti.”
“Adı?”
Adamın kaşları çatıldı.
“Sen kimsin?”
“Arin.”
Bu isim adamda hiçbir şey uyandırmadı.
Arin bundan memnun oldu.
“Sen?”
“Varek.”
“Diğeri?”
“Soll.”
İkinci adam başını hafifçe eğdi.
Arin kampın etrafına baktı.
“Bu bölgede avlanma izniniz var mı?”
Varek’in yüzü kapandı.
Dagan alçak sesle:
“Kaçak avcılar.”
Varek:
“Seni duydum.”
Dagan:
“Ama inkâr etmedin.”
Arin:
“Umurumuzda değil.”
Varek ona baktı.
Bu cevap beklenmedikti.
“Şimdilik,” diye ekledi Arin.
Dagan:
“İşte bu Edran gibi oldu.”
Arin ona bakmadı.
Varek:
“Ne istiyorsunuz?”
Sera cebinden lif parçasının benzerini göstermedi.
Yere yakın asılı duran bir şeye bakıyordu.
Arin onun bakışını takip etti.
Bir çuval.
Ağzından soluk gri lifler çıkıyordu.
Arin’in nabzı hızlandı.
“Şunu aç.”
Varek bir an dondu.
Sonra çuvala baktı.
“Niye?”
“Çünkü açmanı istedim.”
“Bu cevap değil.”
Dagan zinciri elinde gevşek tuttu.
“İstersen daha kısa bir cevap verebilirim.”
Arin:
“Dagan.”
“Yardım teklif ettim.”
Varek küfretti.
Sonra çuvalı ayağıyla çekti.
Ağzını açtı.
İçinden liflerle sarılmış uzun demetler çıktı.
Liora yaklaştı.
Birini eline almadı.
“Bu ne?”
Soll:
“Bataklık sazı.”
Liora:
“Bu saz değil.”
“Biz öyle diyoruz.”
Varek:
“Kuzey çukurunda büyüyor.”
Arin:
“Ne için topluyorsunuz?”
Varek sustu.
Dagan:
“Kaçak avcıların bot süslemesi.”
Varek ona ters baktı.
Sonunda:
“Kapan.”
Arin:
“Nasıl?”
Adam liflerden birini çıkardı.
“Kokuyu tutuyor.”
“Ne kokusunu?”
“Hayvan.”
Liora:
“Ne tür hayvan?”
“Geyik. Domuz. Ne bulursak.”
Sera:
“Kesiliyor.”
Varek ona baktı.
“Evet.”
“Köy yoluna niye taşıdınız?”
Adamın kaşları çatıldı.
“Taşımadık.”
Arin:
“Bu lifler Veren Hollow’da bulundu.”
Varek’in ifadesi gerçekten şaşırmış görünüyordu.
“Biz köye inmeyiz.”
“Yalan söyleme.”
“Niye söyleyeyim?”
Dagan:
“Kaçak avcısın.”
“Bu, her konuda yalan söylediğim anlamına gelmez.”
Arin istemeden Edran’ı düşündü.
Adam haklıydı.
Bir suç başka bir iddiayı otomatik olarak doğru yapmazdı.
“Buradan köye giden kim var?”
Varek:
“Kimse.”
Sera:
“Üçüncü kişi?”
“Ors.”
“Dün?”
“Buradaydı.”
“Önceki gün?”
Varek düşündü.
“Doğu tuzaklarında.”
Soll araya girdi.
“Bir kez aşağı indi.”
Varek ona döndü.
“Ne zaman?”
“Dört gün önce.”
“Niye?”
“Un.”
Varek küfretti.
Arin:
“Nereye indi?”
Soll:
“Köye değil.”
“Kime?”
“Yol üzerindeki eski değirmene.”
Arin’in dikkati keskinleşti.
Salen.
İlk kayıp.
Değirmen yolunda kaybolmuştu.
“Niye?”
“Değirmenciden un alıyor.”
“Adı?”
“Ors.”
“Değirmencinin?”
Soll omuz silkti.
“Bilmiyorum.”
Dagan:
“Harika.”
Arin çuvala baktı.
“Bu liflerden yanında götürmüş olabilir mi?”
Varek:
“Her yerde var.”
“Evet veya hayır?”
Varek düşünmeden:
“Evet.”
Sessizlik.
Arin’in midesi sıkıştı.
Sera ona baktı.
Bu bakışı biliyordu.
Yeni bilgi.
Ama henüz sonuç değil.
“Ors nerede?” diye sordu Arin.
Varek:
“Tuzaklarda.”
“Bizi götür.”
“Hayır.”
Dagan:
“Bunu tartışmak istemezsin.”
Varek ona baktı.
“Seninle özellikle tartışmak istiyorum.”
Dagan’ın yüzünde belli belirsiz bir memnuniyet oluştu.
Arin araya girdi.
“Çocuklar kayıp.”
Varek’in ifadesi değişti.
“Biliyoruz.”
“Nasıl?”
“Halven iki gün önce kuzey yoluna kadar geldi.”
Arin:
“Size mi?”
“Bizi aramıyordu.”
“Ne yapıyordu?”
“İz.”
“Ne izi?”
Varek başını salladı.
“Bilmiyorum.”
Arin’in sabrı inceliyordu.
“Ors’a gideceğiz.”
Varek hâlâ tereddüt ediyordu.
Liora ilk kez daha sert konuştu.
“Eğer arkadaşının bununla ilgisi yoksa onu bulmamız onun lehine.”
Varek ona baktı.
Bu mantık işe yaradı.
“Yarım saat.”
Arin gökyüzüne baktı.
Yarım saat gidiş.
Belki dönüş.
Güneş artık ağaçların yarısına inmişti.
Dagan:
“Gidelim.”
Arin karar verdi.
“Gidelim.”
Yarım saat olmadı.
Kırk dakika sürdü.
Arin bunu saydı.
İstemeden.
Varek önden gidiyordu.
Sera onun adımlarını izliyor, Dagan zaman zaman etrafı kontrol ediyor, Liora çantasındaki kâğıtları sessizce taşıyordu.
Arin her birkaç dakikada bir gökyüzüne bakıyordu.
Güneş.
Zaman.
Tomas.
Köylüler.
Yedi çocuk.
Yanlış karar vermekten daha kötü olan tek şey, yanlış karar verdiğini zaman geçtikten sonra anlamaktı.
“Yaklaştık,” dedi Varek.
Arin cevap vermedi.
Bir süre sonra küçük bir açıklığa çıktılar.
Toprağa kurulmuş üç kapan.
Bir tanesinde tavşan.
Diğerleri boş.
Ağacın dibinde biri oturuyordu.
Kırklı yaşlarında, geniş omuzlu bir adam.
Onları görünce ayağa kalktı.
Elinde bıçak vardı.
“Ne oluyor?”
Varek:
“Ors.”
Adam Varek’e baktı.
Sonra Arinlere.
“Başına ne iş açtın?”
Varek:
“Ben değil. Bu kez sen.”
Ors küfretti.
Arin doğrudan sordu.
“Dört gün önce değirmene indin mi?”
Adamın yüzünde kafa karışıklığı oluştu.
“Evet.”
“Yanında bu liflerden var mıydı?”
Liora bir örnek gösterdi.
Ors baktı.
“Elbette.”
“Niye?”
“Kapan iplerini yeniliyordum.”
“Değirmenden sonra köye girdin mi?”
“Hayır.”
“Emin misin?”
Ors güldü.
“Kaçak avcıyım. Aptal değilim.”
Dagan:
“İkisi bazen birlikte geliyor.”
Ors ona baktı.
“Bu kim?”
Varek:
“Bilmiyorum ama susmuyor.”
Arin:
“Değirmen yolunda bir çocuk kayboldu.”
Ors’un yüzündeki gülümseme kayboldu.
“Biliyorum.”
“Gördün mü?”
“Hayır.”
“Bir şey duydun mu?”
“Hayır.”
“Çan?”
Bu kelimeyi söyleyince adamın yüzü değişmedi.
Hiç.
“Hayır.”
Sera:
“Değirmene ne zaman gittin?”
Ors düşündü.
“Öğleden sonra.”
“Salen ne zaman kayboldu?”
Arin:
“Akşamüstü.”
Ors başını iki yana salladı.
“Ben o saatte geri dönmüştüm.”
“Bunu kim doğrular?”
Adam Varek’i gösterdi.
Varek:
“O gün burada değildim.”
Ors:
“Soll.”
Varek:
“O kamptaydı.”
Arin’in içindeki huzursuzluk arttı.
Kanıt değildi.
Ama alibi vardı.
Sera çevreye bakıyordu.
Bir anda yere eğildi.
Topraktan küçük bir metal parça aldı.
Arin’in kalbi hızlandı.
“Ne?”
Sera avucunu açtı.
Bir çan.
Küçük.
Paslı.
Ama tamamı.
Liora hemen yaklaştı.
Ors:
“Onu bırak.”
Herkes ona döndü.
Arin:
“Neden?”
“Benim.”
Dagan’ın yüzü sertleşti.
“Şaka yapıyorsun.”
Ors:
“Tuzak.”
Liora çanı eline almadı.
“Ne için?”
“Yaban domuzu için.”
Dagan:
“Domuzları çanla mı çağırıyorsun?”
“Hayır.”
Ors bıçağını kınına soktu.
“Kaçırıyorum.”
Arin:
“Nasıl?”
“İple bağlıyorum. Tuzak kapanınca çalıyor.”
Sera:
“Uyarı.”
Ors:
“Evet.”
Arin’in içindeki bir şey çöktü.
Liora küçük metal parçasını çıkardı.
Perrin’in evindeki liften buldukları parça.
Tam çanın içindeki tokmakla karşılaştırdı.
Boyutları benziyordu.
Çok.
Dagan:
“Bu aynı.”
Liora hemen:
“Bilmiyoruz.”
“Görünüyor.”
“Benziyor.”
Ors:
“Bunlardan yüz tane var.”
Arin ona döndü.
“Nerede?”
“Avcıların yarısında.”
Varek:
“Çobanlarda da.”
Arin bir an hiçbir şey söylemedi.
Sera ona baktı.
Bu kez bakışında soru yoktu.
Cevap vardı.
Yanlış iz.
Belki tamamen yanlış değil.
Ama onları çocuklara götürmüyordu.
En azından şu an.
Arin güneşe baktı.
Neredeyse iki saat.
Kaybetmişlerdi.
Dagan nefes verdi.
“Lanet olsun.”
Arin’in boğazı kurudu.
Veren Hollow’da insanlar bekliyordu.
Tomas kalabalığı tutmaya çalışıyordu.
Elya iki çocuğunun haberini bekliyordu.
Ve onlar kaçak avcıların kampında eski çanları inceliyordu.
Dagan:
“Ben izi takip edelim dedim.”
Arin ona baktı.
Dagan’ın sesinde suçlama yoktu.
Tam tersine.
“Ben söyledim.”
Arin:
“Kararı ben verdim.”
“Ben de bastırdım.”
“Kararı ben verdim.”
Dagan’ın çenesi sıkıldı.
“Arin.”
“Ne?”
“Bunu her seferinde yapma.”
“Ne yapıyorum?”
“Her şeyi üstüne alma.”
Arin’in içindeki suçluluk bir an öfkeye dönüştü.
“İki saat kaybettik.”
“Evet.”
“Yedi çocuk kayıp.”
“Biliyorum.”
“Ve ben—”
Dagan bir adım yaklaştı.
“Sen ne?”
Arin sustu.
Dagan’ın sesi alçaldı.
“İzi takip etmek yanlış değildi.”
Arin:
“Sonuç yanlış.”
“Sonuçları önceden bilseydik Edran’a ihtiyacımız olmazdı.”
Liora başını hafifçe çevirdi.
Sera’nın ağzının kenarı kıpırdadı.
Arin normalde buna cevap verirdi.
Şimdi vermedi.
Dagan devam etti.
“Bir karar verdin. Yanlış çıktı.”
Arin:
“Bu kadar mı?”
“Evet.”
“Çocuklar için de mi?”
Dagan’ın yüzü sertleşti.
“Hayır.”
Kısa sessizlik.
“Onlar için bu iki saat önemli olabilir.”
İşte bu yüzden Arin onunla tartışabiliyordu.
Dagan acıyı yumuşatmıyordu.
Ama onu da tek başına bırakmıyordu.
“Öyleyse dönelim,” dedi Dagan.
Arin başını salladı.
Sera:
“Bir şey daha.”
Hepsi ona baktı.
Sera çanın yerde durduğu yere bakıyordu.
“Perrin’in evindeki parça gerçekten böyle bir çandan kopmuş olabilir.”
Liora:
“Evet.”
Sera:
“Bu iz yanlış olabilir. Ama parça hâlâ gerçek.”
Arin düşündü.
“Yani biri bu lifleri köye taşımış olabilir.”
“Evet.”
“Avcı.”
“Olabilir.”
“Ya da avcıların kullandığı malzemeyi kullanan başka biri.”
Liora:
“Evet.”
Ors:
“Bu lifler kuzey çukurunda her yerde.”
Arin ona döndü.
“Nerede?”
Ors başıyla daha kuzeyi gösterdi.
“Eski bataklık yatağı.”
Varek:
“Bataklık değil artık.”
“Adı öyle kaldı.”
Arin:
“Orada başka ne var?”
İki avcı birbirine baktı.
Bu bakış Arin’in hoşuna gitmedi.
“Ne?”
Varek cevap verdi.
“Eski ağaçlar.”
Dagan:
“Ormanda ağaç mı var?”
Varek onu yok saydı.
“Normal değil.”
Liora:
“Nasıl normal değil?”
Ors:
“Kökleri yukarıda.”
Arin’in ensesinden soğuk geçti.
Perrin.
Kadın.
Uzun saç.
Ağaç.
Köklerin arasındaki yüz.
“İnsanlar gider mi?”
“Hayır.”
“Neden?”
Ors birkaç saniye sustu.
“Çünkü aptal değiliz.”
Dagan:
“Sonunda ortak bir şey.”
Arin:
“Ne gördünüz?”
Varek:
“Ben bir şey görmedim.”
Ors’un sessizliği uzadı.
Arin ona baktı.
“Sen?”
Adam bıçağının sapıyla oynadı.
“Bir kez.”
“Ne?”
“Yıllar önce.”
“Ne gördün?”
Ors yüzünü kuzeye çevirdi.
“Bir kadının yüzünü.”
Liora’nın eli çantasının üzerinde durdu.
Ors devam etti.
“Ağacın içinde.”
Hiç kimse konuşmadı.
Arin’in zihninde Tomas’ın meclis binasında söylediği söz döndü.
Bazıları kadın diyor. Diğerleri ağaç.
Dagan’ın sesi çok daha alçaktı.
“İnsanlara saldırdı mı?”
Ors başını iki yana salladı.
“Hayır.”
“Yaklaştın mı?”
“Hayır.”
“Niye?”
Adam Dagan’a baktı.
“Çünkü aptal değilim.”
Dagan bu kez itiraz etmedi.
Arin kuzeye baktı.
Oraya gitmek istiyordu.
Hemen.
Bu düşünce o kadar hızlı geldi ki kendi kendinden rahatsız oldu.
Yanlış iz yüzünden iki saat kaybetmişti.
Şimdi başka bir bilgi bulduğu için yeniden aynı şeyi mi yapacaktı?
Güneş.
Köy.
Kalabalık.
Çocuklar.
“Dönüyoruz.”
Dagan ona baktı.
“Köye?”
“Evet.”
“Bataklık yatağı?”
“Yarın ışıkta.”
“Çocuklar—”
“Biliyorum.”
Dagan’ın yüzündeki gerilim arttı.
Arin devam etti.
“Karanlıkta bilmediğimiz bir bölgeye girersek ikinci hatayı yaparız.”
Dagan cevap vermedi.
Sera:
“Köye dönüp diğer kayıp noktalarını tamamlarız.”
Liora:
“Ve çanları karşılaştırırız.”
Arin başını salladı.
“Ors.”
Adam baktı.
“Bu çanlardan birini alacağız.”
“Hayır.”
Dagan zincirine baktı.
Ors:
“Tamam.”
Arin cebinden birkaç küçük sikke çıkardı.
Adam şaşırdı.
“Ne yapıyorsun?”
“Satın alıyorum.”
“Gerek yok.”
“Az önce hayır dedin.”
“Fikrimi değiştirdim.”
“Ben değiştirmedim.”
Sikkeleri adama uzattı.
Ors aldı.
Dagan:
“Edran görse ağlardı.”
Arin:
“Neden?”
“Çünkü sen gönüllü para verdin.”
Liora:
“Dagan.”
“Tamam.”
Arin dönüş yoluna baktı.
Artık koşmaları gerekecekti.
Veren Hollow’a dönerken kimse çok konuşmadı.
Atları kampın yakınında bıraktıkları için ilk bölümü yürüyerek geçtiler.
Arin tempoyu yüksek tuttu.
Bir noktada Dagan yanında belirdi.
“Sinirlisin.”
“Evet.”
“Bana mı?”
“Hayır.”
“Kendine.”
Arin cevap vermedi.
Dagan bunu cevap kabul etti.
Bir süre sonra:
“Ben olsaydım takip ederdim.”
Arin ona baktı.
“Biliyorum.”
“Yani yine yanlış olacaktı.”
“Muhtemelen.”
“Güzel.”
Arin kaşlarını çattı.
“Ne güzel?”
“Tek başına aptal değilsin.”
Arin istemeden güldü.
Çok kısa.
Dagan bunu gördü.
“İşte.”
“Ne?”
“İyileşiyorsun.”
“Sus.”
Dagan öne geçti.
Arin arkasından bakarken Edran’ın yıllar önce söylediği başka bir şeyi hatırladı.
Bu kez gerçekten söylemişti.
Bir hatanın seni dikkatli yapması iyidir. Korkak yapması değil.
Arin bunu o zaman savaşla ilgili sanmıştı.
Belki değildi.
Köyün ilk evleri göründüğünde hava kızarmaya başlamıştı.
Güneş ağaçların arkasında yarıya inmişti.
Meydandan sesler geliyordu.
Çok fazla ses.
Arin adımlarını hızlandırdı.
Köşeyi döndüklerinde Tomas’ı gördü.
Yaşlı adam meclis binasının önünde duruyordu.
Yanında Maera.
Kalabalık tekrar toplanmıştı.
Bu kez ellerindeki baltalar daha fazlaydı.
Ve bir şey daha vardı.
Meşaleler.
Henüz yakılmamış.
Ama hazırlanmış.
Tomas Arin’i görünce doğrudan yanına geldi.
“Bir şey buldunuz mu?”
Arin nefesini toparlamaya çalışmadı.
Doğrudan söyledi.
“Yanlış iz.”
Tomas’ın yüzü düştü.
Kalabalıktan birkaç kişi duydu.
Fısıltı yayıldı.
Arin devam etti.
“Fakat kuzey ormanındaki bölge hakkında yeni bilgi var.”
Tomas:
“Çocuklar?”
“Henüz yok.”
Bu iki kelime Arin’in ağzında ağırdı.
Meydandaki hava değişti.
Bir adam öfkeyle:
“İki saattir neredeydiniz?”
Arin ona baktı.
“Yanlış yerde.”
Dagan arkasında hafifçe hareket etti.
Arin devam etti.
“Kararı ben verdim.”
Tomas:
“Arin—”
“Hayır.”
Meydandaki insanlara baktı.
“Bir iz bulduk. Takip ettim. Çocuklara çıkmadı.”
Elya kalabalığın arasındaydı.
Gözleri Arin’den ayrılmıyordu.
Arin onun ne söylemesini beklediğini bilmiyordu.
Özür?
Bahane?
Söz?
Hiçbirini vermedi.
“Zaman kaybettik.”
Elya’nın yüzü sertleşti.
Arin cümleyi tamamladı.
“Şimdi aynı hatayı ikinci kez yapmayacağız.”
Kalabalıktan biri:
“Ne demek bu?”
Arin kuzey ormanına baktı.
“Hava kararıyor.”
“Eee?”
“Bu gece ormana girmiyoruz.”
Sesler yükseldi.
Arin’in beklediği buydu.
Dagan yanında durdu.
Sera diğer tarafında.
Liora birkaç adım geride.
Kimse bunu planlamamıştı.
Ama yine dört kişi aynı çizgideydiler.
Bir adam:
“Çocuklar oradaysa sabaha kadar mı bekleyeceksiniz?”
Arin’in içinde aynı soru zaten vardı.
Bu yüzden cevap vermek daha zordu.
“Evet.”
Adam küfretti.
Elya bir adım öne çıktı.
“Rian oradaysa?”
Arin ona baktı.
“Bilmiyorum.”
“Bu senin tek cevabın mı?”
“Şu anda evet.”
Kadının gözleri parladı.
Öfkeden.
Belki acıdan.
Arin devam etti.
“Karanlıkta girip yönümüzü, izleri veya çocukları kaybedersek size hiçbir faydamız olmaz.”
Elya:
“Ya sabaha kadar ölürse?”
Arin’in göğsüne bir şey saplandı.
Meydan sessizleşti.
Bu sorunun iyi bir cevabı yoktu.
İnsanların duymak istediği türden hiç yoktu.
“Bunun ihtimali var.”
Dagan başını çok hafifçe çevirdi.
Arin devam etti.
“Ve karanlıkta girersek bizim de ölme ihtimalimiz var.”
Elya’nın dudakları aralandı.
Arin sesini yumuşatmadı.
“Sonra onları arayacak kimse kalmaz.”
Uzun bir sessizlik.
Elya’nın yüzündeki öfke kaybolmadı.
Ama başka bir şeye dönüştü.
Kabul değildi.
Belki yalnızca çaresizliğin başka biçimi.
Sonunda:
“Sabah.”
Arin başını salladı.
“Güneş doğmadan.”
Elya arkasını döndü.
Gitti.
Arin onun uzaklaşmasını izledi.
Kendini başarılı hissetmedi.
Kalabalığı durdurmuştu.
Bu başarı değildi.
Yalnızca bir sonraki kararı vermek için biraz daha zaman satın almıştı.
Tomas yanına geldi.
“İnsanlara yanlış iz olduğunu söylemek zorunda değildin.”
Arin ona baktı.
“Evet.”
“Niye söyledin?”
Arin’in cevabı gecikmedi.
“Çünkü doğruydu.”
Tomas uzun süre ona baktı.
Sonra başını salladı.
“Edran seni iyi yetiştirmiş.”
Arin istemeden burnundan nefes verdi.
“Bunu ona söylemeyin.”
Tomas ilk kez gülümsedi.
“Kesinlikle söylerim.”
Dagan:
“Ben de aynı şeyi söyledim.”
Arin:
“Kimse sana sormadı.”
“Bu ekipte fikirlerimin değeri bilinmiyor.”
Sera:
“Farkındayız.”
Dagan:
“Yine başladı.”
Arin onların sesini dinledi.
Birkaç saniyeliğine omuzlarındaki ağırlık azaldı.
Sonra kuzeyden çok hafif bir ses geldi.
O kadar hafifti ki Arin önce hayal ettiğini düşündü.
Ting.
Konuşmalar durmadı.
Meydan hareket etmeye devam etti.
Kimse tepki vermedi.
Arin başını ormana çevirdi.
Bekledi.
Hiçbir şey.
“Arin?”
Liora ona bakıyordu.
“Duydun mu?”
Liora birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra yüzü değişti.
Ting.
Bu kez ikisi de duydu.
Dagan’ın sesi kesildi.
Sera başını kaldırdı.
Meydanın öteki ucunda bir köpek aniden kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırdı.
Arin bunu gördü.
Ve yüzlerce yıl önce nehir kıyısında küçük bir kızın yazdığı cümleyi bilmese bile, aynı gerçeği kendi gözleriyle gördü.
Hayvanlar yine insanlardan önce fark etmişti.
Güneşin son ışığı kuzey ormanının üzerinde kayboluyordu.
Ve karanlığın içinden üçüncü kez çan çaldı.
Ting.
VII — Üçüncü Çan
Üçüncü çan sesinden sonra meydandaki konuşmalar yavaş yavaş sustu.
Kimse bir emir vermedi.
Kimse “sessiz olun” demedi.
İnsanlar yalnızca birbirlerinin yüzüne bakmaya başladı.
Az önce baltalarını kaldırıp ormana girmek isteyen adamlardan biri, elindeki meşaleye baktı. Yağlı bez hâlâ yanmamıştı.
Köpek meydanın kenarından geri geri çekildi.
Tüyleri kabarmıştı.
Sonra bir evin altına girip gözden kayboldu.
Arin kuzey yolundan bakışını ayırmadı.
“Yön?”
Sera birkaç saniye dinledi.
“Kesin değil.”
Liora:
“Kuzey.”
Dagan:
“Ben de kuzey diyorum.”
Arin meydandaki insanlara döndü.
Yüzlerin çoğunda aynı şey vardı.
Artık orman hakkında tartışmıyorlardı.
Orman onlara cevap vermişti.
En azından onlar öyle düşünecekti.
Tomas yanına geldi.
“Daha önce bu kadar yakından duymadım.”
Arin:
“Daha önce duydun mu?”
“Bir kez.”
“Ne zaman?”
Yaşlı adam cevap vermeden önce Maera konuştu.
“Yıllar önce.”
Arin ona döndü.
“Ne kadar?”
Maera düşünmek zorunda kalmadı.
“On bir yıl.”
Arin’in göğsünde kısa bir sıkışma oldu.
On bir yıl önce hâlâ Sığınaktaydılar.
Gençtiler.
Ama çocuk değillerdi.
“Sonra ne oldu?”
Maera’nın yüzünde rahatsız bir ifade belirdi.
“Hiçbir şey.”
“Hiç?”
“Çan sustu.”
Tomas:
“Ertesi gün kuzey yolunda iki geyik ölü bulundu.”
Liora:
“Yara?”
“Yok.”
Dagan:
“Nasıl öldüler?”
“Bilmiyoruz.”
Arin:
“Edran’a haber verdiniz mi?”
Tomas bakışını kaçırdı.
Bu cevap yeterliydi.
Arin içinden geçen ilk sözü söylemedi.
Artık bunun hiçbir faydası yoktu.
“Başka ne hatırlıyorsunuz?”
Maera:
“Orman birkaç gün sessizdi.”
Dagan kaşlarını çattı.
“Orman zaten sessiz değil mi?”
Maera başını iki yana salladı.
“Hayır.”
Bu cevap o kadar netti ki Dagan başka bir şey söylemedi.
“Böcek yoktu,” dedi Maera. “Kuş yoktu. Rüzgâr vardı ama yaprak sesi bile yoktu.”
Arin istemeden kuzeye baktı.
Şu an orman tamamen sessiz değildi.
Ama normal de değildi.
Köyün içinden gelen bütün sesler daha belirgin hâle gelmişti.
Bir kapının kapanışı.
Ahırdaki atın kişnemesi.
Bir çocuğun ağlaması.
Sonra—
Ting.
Dördüncü kez.
Bu sefer daha yakın.
Meydandaki bir kadın dua etmeye başladı.
Başka biri:
“İşte o.”
dedi.
Arin başını çevirdi.
“Ne?”
Adamın yüzü solgundu.
“Ormandaki kadın.”
“Çanı onun çaldığını gördün mü?”
Adam sustu.
Arin:
“Gördün mü?”
“Hayır.”
“Öyleyse bilmiyorsun.”
Kalabalıktan hoşnutsuz sesler yükseldi.
Dagan çok alçak sesle:
“Bugün herkes senden nefret edecek.”
Arin:
“Yarın da edebilirler.”
“İyimserlik hoşuma gitti.”
Arin Tomas’a döndü.
“İnsanları evlerine gönder.”
“Beni dinlemezler.”
“Deneyin.”
“Sen?”
Arin kuzey yoluna baktı.
“Çanı kontrol edeceğim.”
Dagan hemen:
“Güzel.”
Arin ona döndü.
“Hayır.”
Dagan’ın yüzü değişti.
“Ne hayır?”
“Dördümüz gitmiyoruz.”
“Niye?”
“Çocuklar kaybolurken bütün ekip aynı yere giderse köyde kim kalacak?”
Dagan cevap vermek üzereydi.
Sera ondan önce konuştu.
“Doğru.”
Dagan ona döndü.
“Sen de mi?”
“Evet.”
“Bugün ittifakınız çok rahatsız edici.”
Arin hızlıca düşündü.
“Sera benimle.”
Sera başını salladı.
“Liora, köyde kal.”
Liora itiraz etmedi.
“Dagan da mı?”
Dagan:
“Hayır.”
Arin:
“Evet.”
“Niye ben?”
“Çünkü kalabalık yeniden ormana yürümeye kalkarsa onları durdurabilecek birine ihtiyacımız var.”
Dagan birkaç saniye baktı.
“Bu iltifat mı?”
“İstersen öyle say.”
“Saydım.”
Arin ona yaklaştı.
“Kimseyi dövme.”
“İltifatı geri aldın.”
“Dagan.”
“Tamam.”
Arin onun bunu gerçekten anlayıp anlamadığını yüzünden okumaya çalıştı.
Dagan gözlerini devirdi.
“Kimseyi dövmeyeceğim.”
Arin:
“Gerekmedikçe.”
Dagan’ın yüzü aydınlandı.
“İşte şimdi daha mantıklı.”
Liora:
“Bunu söylememeliydin.”
Arin de fark etmişti.
Ama çok geçti.
Kuzey yolu meydandan çıktığı anda karanlık daha yoğunlaştı.
Henüz gece tamamen inmemişti.
Gökyüzünde soluk bir kızıllık vardı.
Ama köy evleri arkalarında kaldıkça ağaçların gölgeleri birbirine karışmaya başladı.
Arin meşale yakmadı.
Sera da istemedi.
Gözleri kalan ışığa alışana kadar yürümek daha iyiydi.
Üstelik çanı bulmaya çalışırken kendilerini kilometrelerce öteden göstermek istemiyorlardı.
Patikanın başında durdular.
Sera:
“Burada.”
Arin:
“Ne?”
“Ses.”
“Buradan mı geliyor?”
“Az önce.”
Arin dinledi.
Hiçbir şey.
Bir süre sadece kendi nefesini duydu.
Sonra çok uzakta bir dal kırıldı.
Sera elini bıçağının sapına götürdü.
Arin kılıcını çekmedi.
Henüz.
“Perrin’in gördüğü yer buraya yakın mı?”
“Hayır. Daha doğuda.”
“Lifler?”
“Kuzeye dönüyordu.”
Arin çevresine baktı.
“İz?”
“Bu ışıkta zor.”
“Meşale?”
Sera başını iki yana salladı.
“Önce biraz bekle.”
Arin bekledi.
Karanlık arttı.
Bir dakika.
Belki iki.
Gözleri toprağın çizgilerini seçmeye başladı.
Sera çömeldi.
“Burada biri geçmiş.”
Arin yanına geldi.
“Ne zaman?”
“Bugün.”
“Kaç kişi?”
“Bir.”
“Emin misin?”
“Hayır.”
Bu cevabı duyunca Arin istemeden Edran’ı düşündü.
Sera bunu fark etmiş gibi baktı.
“Ne?”
“Hiç.”
“Yüzünden belli oluyor.”
“Dagan bulaştırdı.”
Sera’nın ağzının kenarı çok hafif kıpırdadı.
Sonra yere döndü.
“İz köyden geliyor.”
Arin’in dikkati keskinleşti.
“Kuzeye?”
“Evet.”
“Geri dönüş?”
“Göremiyorum.”
Çan tekrar çaldı.
Ting.
Bu kez ikisi de aynı anda başını kaldırdı.
Daha yakın.
Arin:
“Patikanın içinden.”
Sera:
“Evet.”
Arin kılıcını çekti.
Metal sesi karanlıkta fazla yüksek geldi.
Sera bıçaklarından birini çıkardı.
İlerlediler.
İlk yüz adımda hiçbir şey olmadı.
İkinci yüz adımda ormanın kokusu değişti.
Nem.
Toprak.
Çürümüş yaprak.
Ve belli belirsiz metal.
Arin bu kokuyu daha önce de almıştı.
Yanlış izdeki avcı kampında.
Ama burada ateş yoktu.
Kan da yoktu.
Sera önünde durdu.
Elini kaldırdı.
Arin de durdu.
Bir şey duydu.
Nefes.
İnsan nefesi.
Sol taraftan.
Arin kılıcını o yöne çevirdi.
“Seni görüyoruz.”
Bu doğru değildi.
Sera ona baktı.
Arin omuz silkti.
Çalıların arasından bir ses geldi.
“Görmüyorsunuz.”
Erkek sesi.
Genç.
Yorgun.
Ama korkmuş değil.
Arin’in ensesinden bir ürperti geçti.
“Çık.”
Sessizlik.
Sera bıçağını biraz daha kaldırdı.
Sonra dallar hareket etti.
Bir adam karanlığın içinden çıktı.
Yirmili yaşlarının başlarında görünüyordu.
Belki Arin’le aynı yaşlarda.
Uzun.
İnce.
Saçları karanlıkta siyah görünüyordu ama ay ışığı olmadığı için gerçek rengini seçmek zordu.
Üzerindeki pelerin çamur içindeydi.
Sol kolunun kumaşı yırtılmıştı.
Kan kurumuştu.
Adam silahsız görünüyordu.
Bu, Arin’in rahatlamasını sağlamadı.
Aksine daha çok rahatsız etti.
Sera:
“Ellerini göster.”
Adam itiraz etmeden ellerini kaldırdı.
Avuçları boştu.
Arin ona baktı.
Yabancı da Arin’e baktı.
Ve dünya bir anlığına değişti.
Sesler kaybolmadı.
Orman oradaydı.
Sera yanındaydı.
Kılıcı elindeydi.
Ama Arin’in bedeni sanki zihninden önce bir şey hatırlamıştı.
Parmakları kabzada gevşedi.
Omuzlarındaki gerilim bir an düştü.
Kılıcın ucunu farkında olmadan aşağı indirdi.
Sonra ne yaptığını anlayıp yeniden kaldırdı.
Yabancının gözleri bu hareketi takip etti.
Yüzünde kısa bir şey belirdi.
Şaşkınlık değildi.
Daha çok…
acı.
Arin bundan nefret etti.
“Adın.”
Adam cevap vermedi.
“Adın ne?”
Sera yabancıyı yandan izliyordu.
Adam bu kez Arin’e değil, Sera’ya baktı.
Bakışları birkaç saniye üzerinde kaldı.
Sera’nın yüzünde hiçbir değişiklik olmadı.
Ama Arin onun bıçağını daha sıkı tuttuğunu gördü.
Yabancı yeniden Arin’e döndü.
“Beni hatırlamıyorsun.”
Arin’in midesi gerildi.
“Tanıştık mı?”
Adamın dudakları hafifçe aralandı.
Cevap gelmedi.
Arin:
“Tanıştık mı?”
Yabancı bakışını kısa süreliğine Arin’in sağ bileğine indirdi.
Deri bant.
Beş çizgi.
Arin elini istemsizce pelerininin altına çekti.
“Ne bakıyorsun?”
Adam gözlerini tekrar yüzüne kaldırdı.
“Hiç.”
Arin bundan hoşlanmadı.
“Adını söyle.”
Adam sonunda:
“No—”
Durdu.
Bir şey duymuş gibi ormana baktı.
Arin de başını çevirdi.
Hiçbir şey.
Sera:
“Ne?”
Yabancı:
“Çok geç.”
Arin’in kılıcı tekrar yükseldi.
“Ne için?”
Adam kuzeydeki karanlığa bakıyordu.
“Buradan dönün.”
Sera:
“Niye?”
“Çünkü sizi duydu.”
Arin:
“Kim?”
Adam cevap vermedi.
Arin bir adım yaklaştı.
“Çocuklar nerede?”
Bu soru yabancının bütün ifadesini değiştirdi.
İlk kez gerçekten dikkatini Arin’e verdi.
“Kaçı kayıp?”
“Yedi.”
Adam gözlerini kapattı.
Kısa süre.
Çok kısa.
Ama Arin gördü.
“Biliyordun.”
“Bir kısmını.”
“Ne demek bir kısmını?”
“Son ikisini bilmiyordum.”
Sera:
“Demek buradaydın.”
“Evet.”
“Ne zamandır?”
Adam cevap vermedi.
Arin:
“Çocukları gördün mü?”
“Hayır.”
“Peki ne biliyorsun?”
“Onların götürüldüğünü.”
Arin’in sabrı koptu.
“Bunu biz de biliyoruz.”
Adam başını iki yana salladı.
“Hayır.”
Arin kaşlarını çattı.
“Ne hayır?”
“Götürüldüklerini biliyorsunuz.”
Adam karanlığa baktı.
“Nereye götürüldüklerini bilmiyorsunuz.”
Sera:
“Sen biliyor musun?”
Uzun sessizlik.
“Sanıyorum.”
Arin bir adım daha yaklaştı.
“Göster.”
Adam bu kez hemen başını iki yana salladı.
“Hayır.”
Dagan burada olsaydı çoktan adamı bir ağaca yaslamış olurdu.
Arin bunu düşündüğü için kendine kızdı.
“Yedi çocuk kayıp.”
“Biliyorum.”
“Öyleyse bizi götür.”
“Şimdi giderseniz onları öldürebilirsiniz.”
Arin’in kılıcı bir an sabit kaldı.
Sera’nın sesi sertleşti.
“Kim?”
“Çocukları.”
Arin:
“Ne diyorsun?”
Adam gözlerini ona çevirdi.
“Ormana girmeye hazır değilsiniz.”
Arin istemeden güldü.
Neşeden değil.
“Bunu söylemek için doğru kişiyi seçmedin.”
Yabancı ilk kez Arin’in öfkesinden etkilenmiş gibi görünmedi.
“Hayır.”
Bir adım geri çekildi.
“Tam tersine.”
Bu cevap Arin’in öfkesini daha da artırdı.
“Beni tanıyormuş gibi konuşma.”
Adamın yüzündeki o kısa kırgınlık tekrar belirdi.
Bu kez daha belirgin.
“Keşke.”
Arin ne söyleyeceğini bilemedi.
Çan tekrar çaldı.
Ting.
Yabancı aniden başını çevirdi.
“Gidin.”
Sera:
“Hayır.”
Adam ona baktı.
Sera:
“Çocukları biliyorsan bizimle geliyorsun.”
Yabancı neredeyse gülümsedi.
“Sen hiç değişmemişsin.”
Sera’nın yüzü ilk kez tamamen dondu.
Arin ona baktı.
Sera’nın gözleri adamdaydı.
“Ne dedin?”
Yabancı cevap vermedi.
Arin:
“Onu tanıyor musun?”
Sera hemen:
“Hayır.”
Ama sesi normalden biraz daha hızlı çıkmıştı.
Yabancı gözlerini kapattı.
Sanki bu cevabı duymayı bekliyormuş gibi.
Arin’in başının arkasında ağrı başladı.
Köprü.
Nehir.
Islak saç.
Beş çizgi.
Bir el.
Arin alnına dokundu.
Sera:
“Arin?”
“İyiyim.”
Yabancı ona baktı.
Bu kez yüzünde gerçekten korkuya benzeyen bir şey vardı.
“Başladı.”
Arin:
“Ne başladı?”
Adam ona doğru bir adım attı.
Arin kılıcını hemen kaldırdı.
Yabancı durdu.
“Hatırlamaya çalışma.”
Arin’in kalbi sertçe vurdu.
“Ne?”
“Şimdi değil.”
“Kimsin sen?”
Yabancı cevap vermedi.
Arin’in başındaki baskı arttı.
Bir görüntü.
Taş köprü.
Çocuk kahkahaları.
Birisi suya eğilmiş.
Dagan değil.
Sera değil.
Liora—
Başka biri.
Yüz yok.
Yalnızca koyu saç.
Arin nefesini tuttu.
Görüntü kayboldu.
Baş ağrısı da onunla birlikte hafifledi.
Sera koluna dokundu.
“Arin.”
Arin yabancıdan gözünü ayırmadı.
“İyiyim.”
Bu kez kendi sesine bile inanmadı.
Yabancı:
“Geri dönün.”
“Sen de.”
“Hayır.”
“Bu bir teklif değil.”
Yabancı başını hafifçe eğdi.
“Beni tutmayı deneyebilirsin.”
Sera’nın bıçağı biraz yükseldi.
Arin onun hareketini eliyle durdurdu.
Neden?
Bilmiyordu.
Yabancı bunu gördü.
Yine o ifade.
Tanıdık bir hareketi yıllar sonra görmek gibi.
Arin’in öfkesi geri geldi.
“Adını söyle.”
Adam uzun süre sustu.
Sonunda:
“Şimdilik önemli değil.”
Arin:
“Ben karar veririm.”
“Eskiden de öyle sanırdın.”
Arin bir an tamamen hareketsiz kaldı.
Sera:
“Yeter.”
Bu kez sesi gerçekten tehlikeliydi.
“Bizimle geleceksin.”
Yabancı başını çevirdi.
Ormanın daha derinlerine baktı.
“Gelirsem peşimizden gelir.”
Arin:
“Kim?”
Adam:
“Henüz bilmiyorum.”
Dagan olsaydı bu cevaba küfrederdi.
Arin içinden yaptı.
“Bize hiçbir şey söylemiyorsun.”
“Yanlış.”
Yabancı bu kez doğrudan Arin’e baktı.
“Size en önemli şeyi söylüyorum.”
Arin bekledi.
Adamın gözleri kısa süre kılıca indi.
Sonra kuzeydeki karanlığa.
“Çocukları ararken gördüğünüz ilk şeyi düşman sanmayın.”
Arin:
“Ormandaki kadın mı?”
Yabancının yüzünde ani bir değişiklik oldu.
Bu kez gerçekten şaşırmıştı.
“Onu gördünüz mü?”
“Bir çocuk gördü.”
Yabancı nefes verdi.
Rahatlama mıydı?
Arin emin olamadı.
“Perrin?”
Arin’in kanı soğudu.
Sera bir adım öne çıktı.
“Çocuğun adını nereden biliyorsun?”
Yabancı cevap vermedi.
Arin’in kılıcı bu kez adamın boğazına yaklaşacak kadar yükseldi.
“Perrin’i nereden biliyorsun?”
Adamın gözleri kılıcın ucuna inmedi.
Arin’e baktı.
“Çünkü onu uyarmaya çalıştı.”
“Kim?”
Yabancı cevap vermeden çan tekrar çaldı.
Ama bu kez tek bir ses değildi.
Ting.
Ardından daha uzaktan:
Ting.
Sonra sağ taraftan.
Ting.
Sera döndü.
Arin kılıcını çevirdi.
Ormanın üç farklı yerinden.
Hayır.
Dört.
Ting.
Yabancı küfretti.
İlk kez yüzündeki sakinlik tamamen kayboldu.
“Koşun.”
Arin:
“Ne oluyor?”
“Şimdi!”
Ağaçların arasında bir şey hareket etti.
İnsan değildi.
Çok alçakta.
Kökler?
Arin emin olamadı.
Toprağın yüzeyi bir an kabarmış gibi oldu.
Sonra başka tarafta.
Sera:
“Arin.”
“Gördüm.”
Yabancı geriye çekildi.
“Patikadan ayrılmayın.”
Arin:
“Sen?”
“Beni takip etmeyin.”
“Dur!”
Adam karanlığa döndü.
Arin peşinden bir adım attı.
Sera kolunu tuttu.
“Toprak.”
Arin aşağı baktı.
Patikanın iki yanında ince kökler topraktan çıkıyordu.
Yavaşça.
Solucanlar gibi değil.
Daha bilinçli.
Ama patikanın içine girmiyorlardı.
Sınırda duruyorlardı.
Arin nefesini tuttu.
Köklerin uçlarında küçük metal parçalar vardı.
Çanlar.
Minik.
Paslı.
Kökler hareket ettikçe ses çıkarıyorlardı.
Ting.
Ting.
Ting.
Arin’in ilk düşüncesi saldırıydı.
İkinci düşüncesi çocuklardı.
Üçüncü düşüncesi—
Neden patikanın içine girmiyorlar?
Yabancının sesi karanlıktan geldi.
“Gördüğünüz ilk şeyi düşman sanmayın!”
Sonra hiçbir şey.
Arin:
“Geri.”
Sera:
“Emin misin?”
“Hayır.”
Bu kez hiç düşünmeden söyledi.
“Geri dönüyoruz.”
Patikadan ayrılmadan yürüdüler.
Koşmadılar.
Arin koşmak istedi.
Ama koşan insan yere bakmazdı.
Köklerin hiçbirinin patikanın içine geçmediğini fark etmeye devam etti.
Sanki—
sanki onları içeri çekmiyorlardı.
Dışarıda tutuyorlardı.
Bu düşünce hoşuna gitmedi.
Çünkü anlamı farklıydı.
Kökler onlara saldırmıyorsa…
neyi engelliyorlardı?
Köyün ilk ışıkları göründüğünde gece tamamen çökmüştü.
Hiçbir meşale yanmıyordu.
Arin bunu hemen fark etti.
Meydan karanlıktı.
Evlerin çoğunun pencerelerinde yalnızca zayıf yağ lambaları vardı.
Dagan onları meydanın girişinde karşıladı.
“Eliniz boş.”
Arin:
“Evet.”
Dagan yüzlerine baktı.
“Sorun?”
Sera:
“Bir adam.”
Dagan’ın yüzü hemen değişti.
“Kim?”
Arin:
“Bilmiyoruz.”
“Kaçtı mı?”
“Evet.”
“Niye yakalamadınız?”
Arin cevap vermedi.
Dagan bunu fark etti.
“Arin?”
“Sonra.”
Liora da yanlarına geldi.
“Çanları duyduk.”
Arin:
“Köklerdeydiler.”
Liora durdu.
“Ne?”
“Küçük çanlar. Köklerin uçlarında.”
Dagan:
“Kökler hareket ediyor muydu?”
Sera:
“Evet.”
Dagan zincirine uzandı.
Arin:
“Dur.”
“Ne?”
“Bize saldırmadılar.”
Dagan’ın eli zincirin üzerinde kaldı.
“Ne demek saldırmadılar?”
“Patikaya girmediler.”
“Belki yetişemediler.”
Sera:
“Hayır.”
Dagan ona baktı.
Sera devam etti.
“Duruyorlardı.”
Liora’nın gözleri büyüdü.
“Bir sınır.”
Arin ona baktı.
Mira’nın notu.
Çanlar.
Sınırlar.
Geçiş.
“Belki.”
Dagan:
“Bunu neden sakin sakin konuşuyoruz?”
Arin:
“Çünkü bilmiyoruz.”
Dagan ona uzun süre baktı.
Sonra:
“Bunu senden duymaktan nefret etmeye başladım.”
Arin:
“Ben de söylemekten.”
Tomas meydanın karanlığından çıktı.
“Meşaleleri söndürdüm.”
Arin:
“Neden?”
“Ormandan ses gelmeye başlayınca insanlar yakmaya kalktı.”
Dagan:
“Ve?”
Tomas ona baktı.
“Senin arkadaşın ikisini duvara yasladı.”
Arin Dagan’a döndü.
Dagan ellerini kaldırdı.
“Kimseyi dövmedim.”
Liora:
“Duvara yaslamak?”
“Dövüşmek değil.”
Sera:
“Teknik olarak.”
Arin başını iki yana salladı.
Şimdi tartışacak zamanı yoktu.
“Kimse bu gece ormana girmeyecek.”
Tomas:
“Bundan artık eminim.”
Arin:
“Neden?”
Yaşlı adam kuzey yolunu gösterdi.
“Çünkü herkes gördü.”
Arin’in göğsü sıkıştı.
“Ne?”
Tomas’ın yüzünde gerçek korku vardı.
“Ormanı.”
Arin anlamadı.
“Ne demek?”
Tomas:
“Ağaçlar hareket etti.”
Meydanın karşı tarafında bir kadın ağlıyordu.
Tomas devam etti.
“Gövdeler değil.”
Yutkundu.
“Kökler.”
Arin Sera’ya baktı.
Aynı şeyi görmüşlerdi.
Ama köyden bu kadar uzakta?
“Ne kadar yaklaştılar?”
“Yaklaşmadılar.”
Bu cevap Arin’i daha fazla rahatsız etti.
Tomas:
“Kuzey sınırında kaldılar.”
Liora çok sessiz:
“Yine sınır.”
Arin karanlığa baktı.
O anda yabancının söylediği cümle yeniden zihnine geldi.
Gördüğünüz ilk şeyi düşman sanmayın.
Dagan:
“Adam ne söyledi?”
Arin ona baktı.
“Ne?”
“Sera bir adam dedi.”
Arin birkaç saniye sustu.
Kimliğini bilmiyordu.
Adını söylememişti.
Ama Perrin’i tanıyordu.
Sera’yı tanıyormuş gibi konuşmuştu.
Onu tanıyormuş gibi konuşmuştu.
Bilekliğindeki beş çizgiye bakmıştı.
Ve Arin’in bedeni onu gördüğünde—
kılıcını indirmişti.
“Arin?”
Dagan bekliyordu.
Arin cevap vermeden önce kuzey ormanından son bir çan sesi geldi.
Tek.
Uzak.
Ting.
Sonra tamamen sustu.
Köyde kimse konuşmadı.
Arin karanlığın içinde artık göremediği patikaya baktı.
Yabancının yüzünü düşündü.
Kırgın bakışını.
Beni hatırlamıyorsun.
Başındaki ağrı çok hafif geri döndü.
Bir görüntü.
Çocuk eli.
Beş küçük el üst üste.
Birinin sesi.
Bu kez kelime yoktu.
Yalnızca kahkaha.
Görüntü kayboldu.
Arin nefes aldı.
Dagan:
“İyi misin?”
“Evet.”
Yalan olduğunu bu kez herkes anlamış olmalıydı.
Ama kimse üzerine gitmedi.
Arin’in gözleri hâlâ ormandaydı.
Ve yabancının son uyarısı, bütün diğer seslerden daha net biçimde zihninde kaldı.
Çocukları bulmak için kuzeye gideceklerdi.
Orada bir kadın yüzü taşıyan köklerden korkuyorlardı.
Hareket eden ağaçlardan.
Çanlardan.
Ama karanlıktan çıkıp Arin’e yıllardır tanıyormuş gibi bakan yabancı, bütün bunlardan daha kesin bir şey söylemişti.
“Çocukları alan şeyden korkuyorsunuz,” demişti.
“Yanlış şeyden korkuyorsunuz.”
Arin kuzey ormanından gözünü ayırmadı.
İlk kez, çocukları bulamamaktan başka bir şeyden de korktu.
Yanlış şeyi bulmaktan.

Yorum bırakın