Bölüm 1 — Alevsiz Gece

Üçüncü çan sesinden sonra meydandaki konuşmalar yavaş yavaş sustu.

Kimse bir emir vermedi.

Kimse “sessiz olun” demedi.

İnsanlar yalnızca birbirlerinin yüzüne bakmaya başladı.

Az önce baltalarını kaldırıp ormana girmek isteyen adamlardan biri, elindeki meşaleye baktı. Yağlı bez hâlâ yanmamıştı.

Köpek meydanın kenarından geri geri çekildi.

Tüyleri kabarmıştı.

Sonra bir evin altına girip gözden kayboldu.

Arin kuzey yolundan bakışını ayırmadı.

“Yön?”

Sera birkaç saniye dinledi.

“Kesin değil.”

Liora:

“Kuzey.”

Dagan:

“Ben de kuzey diyorum.”

Arin meydandaki insanlara döndü.

Yüzlerin çoğunda aynı şey vardı.

Artık orman hakkında tartışmıyorlardı.

Orman onlara cevap vermişti.

En azından onlar öyle düşünecekti.

Tomas yanına geldi.

“Daha önce bu kadar yakından duymadım.”

Arin:

“Daha önce duydun mu?”

“Bir kez.”

“Ne zaman?”

Yaşlı adam cevap vermeden önce Maera konuştu.

“Yıllar önce.”

Arin ona döndü.

“Ne kadar?”

Maera düşünmek zorunda kalmadı.

“On bir yıl.”

Arin’in göğsünde kısa bir sıkışma oldu.

On bir yıl önce hâlâ Sığınaktaydılar.

Gençtiler.

Ama çocuk değillerdi.

“Sonra ne oldu?”

Maera’nın yüzünde rahatsız bir ifade belirdi.

“Hiçbir şey.”

“Hiç?”

“Çan sustu.”

Tomas:

“Ertesi gün kuzey yolunda iki geyik ölü bulundu.”

Liora:

“Yara?”

“Yok.”

Dagan:

“Nasıl öldüler?”

“Bilmiyoruz.”

Arin:

“Edran’a haber verdiniz mi?”

Tomas bakışını kaçırdı.

Bu cevap yeterliydi.

Arin içinden geçen ilk sözü söylemedi.

Artık bunun hiçbir faydası yoktu.

“Başka ne hatırlıyorsunuz?”

Maera:

“Orman birkaç gün sessizdi.”

Dagan kaşlarını çattı.

“Orman zaten sessiz değil mi?”

Maera başını iki yana salladı.

“Hayır.”

Bu cevap o kadar netti ki Dagan başka bir şey söylemedi.

“Böcek yoktu,” dedi Maera. “Kuş yoktu. Rüzgâr vardı ama yaprak sesi bile yoktu.”

Arin istemeden kuzeye baktı.

Şu an orman tamamen sessiz değildi.

Ama normal de değildi.

Köyün içinden gelen bütün sesler daha belirgin hâle gelmişti.

Bir kapının kapanışı.

Ahırdaki atın kişnemesi.

Bir çocuğun ağlaması.

Sonra—

Ting.

Dördüncü kez.

Bu sefer daha yakın.

Meydandaki bir kadın dua etmeye başladı.

Başka biri:

“İşte o.”

dedi.

Arin başını çevirdi.

“Ne?”

Adamın yüzü solgundu.

“Ormandaki kadın.”

“Çanı onun çaldığını gördün mü?”

Adam sustu.

Arin:

“Gördün mü?”

“Hayır.”

“Öyleyse bilmiyorsun.”

Kalabalıktan hoşnutsuz sesler yükseldi.

Dagan çok alçak sesle:

“Bugün herkes senden nefret edecek.”

Arin:

“Yarın da edebilirler.”

“İyimserlik hoşuma gitti.”

Arin Tomas’a döndü.

“İnsanları evlerine gönder.”

“Beni dinlemezler.”

“Deneyin.”

“Sen?”

Arin kuzey yoluna baktı.

“Çanı kontrol edeceğim.”

Dagan hemen:

“Güzel.”

Arin ona döndü.

“Hayır.”

Dagan’ın yüzü değişti.

“Ne hayır?”

“Dördümüz gitmiyoruz.”

“Niye?”

“Çocuklar kaybolurken bütün ekip aynı yere giderse köyde kim kalacak?”

Dagan cevap vermek üzereydi.

Sera ondan önce konuştu.

“Doğru.”

Dagan ona döndü.

“Sen de mi?”

“Evet.”

“Bugün ittifakınız çok rahatsız edici.”

Arin hızlıca düşündü.

“Sera benimle.”

Sera başını salladı.

“Liora, köyde kal.”

Liora itiraz etmedi.

“Dagan da mı?”

Dagan:

“Hayır.”

Arin:

“Evet.”

“Niye ben?”

“Çünkü kalabalık yeniden ormana yürümeye kalkarsa onları durdurabilecek birine ihtiyacımız var.”

Dagan birkaç saniye baktı.

“Bu iltifat mı?”

“İstersen öyle say.”

“Saydım.”

Arin ona yaklaştı.

“Kimseyi dövme.”

“İltifatı geri aldın.”

“Dagan.”

“Tamam.”

Arin onun bunu gerçekten anlayıp anlamadığını yüzünden okumaya çalıştı.

Dagan gözlerini devirdi.

“Kimseyi dövmeyeceğim.”

Arin:

“Gerekmedikçe.”

Dagan’ın yüzü aydınlandı.

“İşte şimdi daha mantıklı.”

Liora:

“Bunu söylememeliydin.”

Arin de fark etmişti.

Ama çok geçti.


Kuzey yolu meydandan çıktığı anda karanlık daha yoğunlaştı.

Henüz gece tamamen inmemişti.

Gökyüzünde soluk bir kızıllık vardı.

Ama köy evleri arkalarında kaldıkça ağaçların gölgeleri birbirine karışmaya başladı.

Arin meşale yakmadı.

Sera da istemedi.

Gözleri kalan ışığa alışana kadar yürümek daha iyiydi.

Üstelik çanı bulmaya çalışırken kendilerini kilometrelerce öteden göstermek istemiyorlardı.

Patikanın başında durdular.

Sera:

“Burada.”

Arin:

“Ne?”

“Ses.”

“Buradan mı geliyor?”

“Az önce.”

Arin dinledi.

Hiçbir şey.

Bir süre sadece kendi nefesini duydu.

Sonra çok uzakta bir dal kırıldı.

Sera elini bıçağının sapına götürdü.

Arin kılıcını çekmedi.

Henüz.

“Perrin’in gördüğü yer buraya yakın mı?”

“Hayır. Daha doğuda.”

“Lifler?”

“Kuzeye dönüyordu.”

Arin çevresine baktı.

“İz?”

“Bu ışıkta zor.”

“Meşale?”

Sera başını iki yana salladı.

“Önce biraz bekle.”

Arin bekledi.

Karanlık arttı.

Bir dakika.

Belki iki.

Gözleri toprağın çizgilerini seçmeye başladı.

Sera çömeldi.

“Burada biri geçmiş.”

Arin yanına geldi.

“Ne zaman?”

“Bugün.”

“Kaç kişi?”

“Bir.”

“Emin misin?”

“Hayır.”

Bu cevabı duyunca Arin istemeden Edran’ı düşündü.

Sera bunu fark etmiş gibi baktı.

“Ne?”

“Hiç.”

“Yüzünden belli oluyor.”

“Dagan bulaştırdı.”

Sera’nın ağzının kenarı çok hafif kıpırdadı.

Sonra yere döndü.

“İz köyden geliyor.”

Arin’in dikkati keskinleşti.

“Kuzeye?”

“Evet.”

“Geri dönüş?”

“Göremiyorum.”

Çan tekrar çaldı.

Ting.

Bu kez ikisi de aynı anda başını kaldırdı.

Daha yakın.

Arin:

“Patikanın içinden.”

Sera:

“Evet.”

Arin kılıcını çekti.

Metal sesi karanlıkta fazla yüksek geldi.

Sera bıçaklarından birini çıkardı.

İlerlediler.


İlk yüz adımda hiçbir şey olmadı.

İkinci yüz adımda ormanın kokusu değişti.

Nem.

Toprak.

Çürümüş yaprak.

Ve belli belirsiz metal.

Arin bu kokuyu daha önce de almıştı.

Yanlış izdeki avcı kampında.

Ama burada ateş yoktu.

Kan da yoktu.

Sera önünde durdu.

Elini kaldırdı.

Arin de durdu.

Bir şey duydu.

Nefes.

İnsan nefesi.

Sol taraftan.

Arin kılıcını o yöne çevirdi.

“Seni görüyoruz.”

Bu doğru değildi.

Sera ona baktı.

Arin omuz silkti.

Çalıların arasından bir ses geldi.

“Görmüyorsunuz.”

Erkek sesi.

Genç.

Yorgun.

Ama korkmuş değil.

Arin’in ensesinden bir ürperti geçti.

“Çık.”

Sessizlik.

Sera bıçağını biraz daha kaldırdı.

Sonra dallar hareket etti.

Bir adam karanlığın içinden çıktı.

Yirmili yaşlarının başlarında görünüyordu.

Belki Arin’le aynı yaşlarda.

Uzun.

İnce.

Saçları karanlıkta siyah görünüyordu ama ay ışığı olmadığı için gerçek rengini seçmek zordu.

Üzerindeki pelerin çamur içindeydi.

Sol kolunun kumaşı yırtılmıştı.

Kan kurumuştu.

Adam silahsız görünüyordu.

Bu, Arin’in rahatlamasını sağlamadı.

Aksine daha çok rahatsız etti.

Sera:

“Ellerini göster.”

Adam itiraz etmeden ellerini kaldırdı.

Avuçları boştu.

Arin ona baktı.

Yabancı da Arin’e baktı.

Ve dünya bir anlığına değişti.

Sesler kaybolmadı.

Orman oradaydı.

Sera yanındaydı.

Kılıcı elindeydi.

Ama Arin’in bedeni sanki zihninden önce bir şey hatırlamıştı.

Parmakları kabzada gevşedi.

Omuzlarındaki gerilim bir an düştü.

Kılıcın ucunu farkında olmadan aşağı indirdi.

Sonra ne yaptığını anlayıp yeniden kaldırdı.

Yabancının gözleri bu hareketi takip etti.

Yüzünde kısa bir şey belirdi.

Şaşkınlık değildi.

Daha çok…

acı.

Arin bundan nefret etti.

“Adın.”

Adam cevap vermedi.

“Adın ne?”

Sera yabancıyı yandan izliyordu.

Adam bu kez Arin’e değil, Sera’ya baktı.

Bakışları birkaç saniye üzerinde kaldı.

Sera’nın yüzünde hiçbir değişiklik olmadı.

Ama Arin onun bıçağını daha sıkı tuttuğunu gördü.

Yabancı yeniden Arin’e döndü.

“Beni hatırlamıyorsun.”

Arin’in midesi gerildi.

“Tanıştık mı?”

Adamın dudakları hafifçe aralandı.

Cevap gelmedi.

Arin:

“Tanıştık mı?”

Yabancı bakışını kısa süreliğine Arin’in sağ bileğine indirdi.

Deri bant.

Beş çizgi.

Arin elini istemsizce pelerininin altına çekti.

“Ne bakıyorsun?”

Adam gözlerini tekrar yüzüne kaldırdı.

“Hiç.”

Arin bundan hoşlanmadı.

“Adını söyle.”

Adam sonunda:

“No—”

Durdu.

Bir şey duymuş gibi ormana baktı.

Arin de başını çevirdi.

Hiçbir şey.

Sera:

“Ne?”

Yabancı:

“Çok geç.”

Arin’in kılıcı tekrar yükseldi.

“Ne için?”

Adam kuzeydeki karanlığa bakıyordu.

“Buradan dönün.”

Sera:

“Niye?”

“Çünkü sizi duydu.”

Arin:

“Kim?”

Adam cevap vermedi.

Arin bir adım yaklaştı.

“Çocuklar nerede?”

Bu soru yabancının bütün ifadesini değiştirdi.

İlk kez gerçekten dikkatini Arin’e verdi.

“Kaçı kayıp?”

“Yedi.”

Adam gözlerini kapattı.

Kısa süre.

Çok kısa.

Ama Arin gördü.

“Biliyordun.”

“Bir kısmını.”

“Ne demek bir kısmını?”

“Son ikisini bilmiyordum.”

Sera:

“Demek buradaydın.”

“Evet.”

“Ne zamandır?”

Adam cevap vermedi.

Arin:

“Çocukları gördün mü?”

“Hayır.”

“Peki ne biliyorsun?”

“Onların götürüldüğünü.”

Arin’in sabrı koptu.

“Bunu biz de biliyoruz.”

Adam başını iki yana salladı.

“Hayır.”

Arin kaşlarını çattı.

“Ne hayır?”

“Götürüldüklerini biliyorsunuz.”

Adam karanlığa baktı.

“Nereye götürüldüklerini bilmiyorsunuz.”

Sera:

“Sen biliyor musun?”

Uzun sessizlik.

“Sanıyorum.”

Arin bir adım daha yaklaştı.

“Göster.”

Adam bu kez hemen başını iki yana salladı.

“Hayır.”

Dagan burada olsaydı çoktan adamı bir ağaca yaslamış olurdu.

Arin bunu düşündüğü için kendine kızdı.

“Yedi çocuk kayıp.”

“Biliyorum.”

“Öyleyse bizi götür.”

“Şimdi giderseniz onları öldürebilirsiniz.”

Arin’in kılıcı bir an sabit kaldı.

Sera’nın sesi sertleşti.

“Kim?”

“Çocukları.”

Arin:

“Ne diyorsun?”

Adam gözlerini ona çevirdi.

“Ormana girmeye hazır değilsiniz.”

Arin istemeden güldü.

Neşeden değil.

“Bunu söylemek için doğru kişiyi seçmedin.”

Yabancı ilk kez Arin’in öfkesinden etkilenmiş gibi görünmedi.

“Hayır.”

Bir adım geri çekildi.

“Tam tersine.”

Bu cevap Arin’in öfkesini daha da artırdı.

“Beni tanıyormuş gibi konuşma.”

Adamın yüzündeki o kısa kırgınlık tekrar belirdi.

Bu kez daha belirgin.

“Keşke.”

Arin ne söyleyeceğini bilemedi.

Çan tekrar çaldı.

Ting.

Yabancı aniden başını çevirdi.

“Gidin.”

Sera:

“Hayır.”

Adam ona baktı.

Sera:

“Çocukları biliyorsan bizimle geliyorsun.”

Yabancı neredeyse gülümsedi.

“Sen hiç değişmemişsin.”

Sera’nın yüzü ilk kez tamamen dondu.

Arin ona baktı.

Sera’nın gözleri adamdaydı.

“Ne dedin?”

Yabancı cevap vermedi.

Arin:

“Onu tanıyor musun?”

Sera hemen:

“Hayır.”

Ama sesi normalden biraz daha hızlı çıkmıştı.

Yabancı gözlerini kapattı.

Sanki bu cevabı duymayı bekliyormuş gibi.

Arin’in başının arkasında ağrı başladı.

Köprü.

Nehir.

Islak saç.

Beş çizgi.

Bir el.

Arin alnına dokundu.

Sera:

“Arin?”

“İyiyim.”

Yabancı ona baktı.

Bu kez yüzünde gerçekten korkuya benzeyen bir şey vardı.

“Başladı.”

Arin:

“Ne başladı?”

Adam ona doğru bir adım attı.

Arin kılıcını hemen kaldırdı.

Yabancı durdu.

“Hatırlamaya çalışma.”

Arin’in kalbi sertçe vurdu.

“Ne?”

“Şimdi değil.”

“Kimsin sen?”

Yabancı cevap vermedi.

Arin’in başındaki baskı arttı.

Bir görüntü.

Taş köprü.

Çocuk kahkahaları.

Birisi suya eğilmiş.

Dagan değil.

Sera değil.

Liora—

Başka biri.

Yüz yok.

Yalnızca koyu saç.

Arin nefesini tuttu.

Görüntü kayboldu.

Baş ağrısı da onunla birlikte hafifledi.

Sera koluna dokundu.

“Arin.”

Arin yabancıdan gözünü ayırmadı.

“İyiyim.”

Bu kez kendi sesine bile inanmadı.

Yabancı:

“Geri dönün.”

“Sen de.”

“Hayır.”

“Bu bir teklif değil.”

Yabancı başını hafifçe eğdi.

“Beni tutmayı deneyebilirsin.”

Sera’nın bıçağı biraz yükseldi.

Arin onun hareketini eliyle durdurdu.

Neden?

Bilmiyordu.

Yabancı bunu gördü.

Yine o ifade.

Tanıdık bir hareketi yıllar sonra görmek gibi.

Arin’in öfkesi geri geldi.

“Adını söyle.”

Adam uzun süre sustu.

Sonunda:

“Şimdilik önemli değil.”

Arin:

“Ben karar veririm.”

“Eskiden de öyle sanırdın.”

Arin bir an tamamen hareketsiz kaldı.

Sera:

“Yeter.”

Bu kez sesi gerçekten tehlikeliydi.

“Bizimle geleceksin.”

Yabancı başını çevirdi.

Ormanın daha derinlerine baktı.

“Gelirsem peşimizden gelir.”

Arin:

“Kim?”

Adam:

“Henüz bilmiyorum.”

Dagan olsaydı bu cevaba küfrederdi.

Arin içinden yaptı.

“Bize hiçbir şey söylemiyorsun.”

“Yanlış.”

Yabancı bu kez doğrudan Arin’e baktı.

“Size en önemli şeyi söylüyorum.”

Arin bekledi.

Adamın gözleri kısa süre kılıca indi.

Sonra kuzeydeki karanlığa.

“Çocukları ararken gördüğünüz ilk şeyi düşman sanmayın.”

Arin:

“Ormandaki kadın mı?”

Yabancının yüzünde ani bir değişiklik oldu.

Bu kez gerçekten şaşırmıştı.

“Onu gördünüz mü?”

“Bir çocuk gördü.”

Yabancı nefes verdi.

Rahatlama mıydı?

Arin emin olamadı.

“Perrin?”

Arin’in kanı soğudu.

Sera bir adım öne çıktı.

“Çocuğun adını nereden biliyorsun?”

Yabancı cevap vermedi.

Arin’in kılıcı bu kez adamın boğazına yaklaşacak kadar yükseldi.

“Perrin’i nereden biliyorsun?”

Adamın gözleri kılıcın ucuna inmedi.

Arin’e baktı.

“Çünkü onu uyarmaya çalıştı.”

“Kim?”

Yabancı cevap vermeden çan tekrar çaldı.

Ama bu kez tek bir ses değildi.

Ting.

Ardından daha uzaktan:

Ting.

Sonra sağ taraftan.

Ting.

Sera döndü.

Arin kılıcını çevirdi.

Ormanın üç farklı yerinden.

Hayır.

Dört.

Ting.

Yabancı küfretti.

İlk kez yüzündeki sakinlik tamamen kayboldu.

“Koşun.”

Arin:

“Ne oluyor?”

“Şimdi!”

Ağaçların arasında bir şey hareket etti.

İnsan değildi.

Çok alçakta.

Kökler?

Arin emin olamadı.

Toprağın yüzeyi bir an kabarmış gibi oldu.

Sonra başka tarafta.

Sera:

“Arin.”

“Gördüm.”

Yabancı geriye çekildi.

“Patikadan ayrılmayın.”

Arin:

“Sen?”

“Beni takip etmeyin.”

“Dur!”

Adam karanlığa döndü.

Arin peşinden bir adım attı.

Sera kolunu tuttu.

“Toprak.”

Arin aşağı baktı.

Patikanın iki yanında ince kökler topraktan çıkıyordu.

Yavaşça.

Solucanlar gibi değil.

Daha bilinçli.

Ama patikanın içine girmiyorlardı.

Sınırda duruyorlardı.

Arin nefesini tuttu.

Köklerin uçlarında küçük metal parçalar vardı.

Çanlar.

Minik.

Paslı.

Kökler hareket ettikçe ses çıkarıyorlardı.

Ting.

Ting.

Ting.

Arin’in ilk düşüncesi saldırıydı.

İkinci düşüncesi çocuklardı.

Üçüncü düşüncesi—

Neden patikanın içine girmiyorlar?

Yabancının sesi karanlıktan geldi.

“Gördüğünüz ilk şeyi düşman sanmayın!”

Sonra hiçbir şey.

Arin:

“Geri.”

Sera:

“Emin misin?”

“Hayır.”

Bu kez hiç düşünmeden söyledi.

“Geri dönüyoruz.”

Patikadan ayrılmadan yürüdüler.

Koşmadılar.

Arin koşmak istedi.

Ama koşan insan yere bakmazdı.

Köklerin hiçbirinin patikanın içine geçmediğini fark etmeye devam etti.

Sanki—

sanki onları içeri çekmiyorlardı.

Dışarıda tutuyorlardı.

Bu düşünce hoşuna gitmedi.

Çünkü anlamı farklıydı.

Kökler onlara saldırmıyorsa…

neyi engelliyorlardı?


Köyün ilk ışıkları göründüğünde gece tamamen çökmüştü.

Hiçbir meşale yanmıyordu.

Arin bunu hemen fark etti.

Meydan karanlıktı.

Evlerin çoğunun pencerelerinde yalnızca zayıf yağ lambaları vardı.

Dagan onları meydanın girişinde karşıladı.

“Eliniz boş.”

Arin:

“Evet.”

Dagan yüzlerine baktı.

“Sorun?”

Sera:

“Bir adam.”

Dagan’ın yüzü hemen değişti.

“Kim?”

Arin:

“Bilmiyoruz.”

“Kaçtı mı?”

“Evet.”

“Niye yakalamadınız?”

Arin cevap vermedi.

Dagan bunu fark etti.

“Arin?”

“Sonra.”

Liora da yanlarına geldi.

“Çanları duyduk.”

Arin:

“Köklerdeydiler.”

Liora durdu.

“Ne?”

“Küçük çanlar. Köklerin uçlarında.”

Dagan:

“Kökler hareket ediyor muydu?”

Sera:

“Evet.”

Dagan zincirine uzandı.

Arin:

“Dur.”

“Ne?”

“Bize saldırmadılar.”

Dagan’ın eli zincirin üzerinde kaldı.

“Ne demek saldırmadılar?”

“Patikaya girmediler.”

“Belki yetişemediler.”

Sera:

“Hayır.”

Dagan ona baktı.

Sera devam etti.

“Duruyorlardı.”

Liora’nın gözleri büyüdü.

“Bir sınır.”

Arin ona baktı.

Mira’nın notu.

Çanlar.

Sınırlar.

Geçiş.

“Belki.”

Dagan:

“Bunu neden sakin sakin konuşuyoruz?”

Arin:

“Çünkü bilmiyoruz.”

Dagan ona uzun süre baktı.

Sonra:

“Bunu senden duymaktan nefret etmeye başladım.”

Arin:

“Ben de söylemekten.”

Tomas meydanın karanlığından çıktı.

“Meşaleleri söndürdüm.”

Arin:

“Neden?”

“Ormandan ses gelmeye başlayınca insanlar yakmaya kalktı.”

Dagan:

“Ve?”

Tomas ona baktı.

“Senin arkadaşın ikisini duvara yasladı.”

Arin Dagan’a döndü.

Dagan ellerini kaldırdı.

“Kimseyi dövmedim.”

Liora:

“Duvara yaslamak?”

“Dövüşmek değil.”

Sera:

“Teknik olarak.”

Arin başını iki yana salladı.

Şimdi tartışacak zamanı yoktu.

“Kimse bu gece ormana girmeyecek.”

Tomas:

“Bundan artık eminim.”

Arin:

“Neden?”

Yaşlı adam kuzey yolunu gösterdi.

“Çünkü herkes gördü.”

Arin’in göğsü sıkıştı.

“Ne?”

Tomas’ın yüzünde gerçek korku vardı.

“Ormanı.”

Arin anlamadı.

“Ne demek?”

Tomas:

“Ağaçlar hareket etti.”

Meydanın karşı tarafında bir kadın ağlıyordu.

Tomas devam etti.

“Gövdeler değil.”

Yutkundu.

“Kökler.”

Arin Sera’ya baktı.

Aynı şeyi görmüşlerdi.

Ama köyden bu kadar uzakta?

“Ne kadar yaklaştılar?”

“Yaklaşmadılar.”

Bu cevap Arin’i daha fazla rahatsız etti.

Tomas:

“Kuzey sınırında kaldılar.”

Liora çok sessiz:

“Yine sınır.”

Arin karanlığa baktı.

O anda yabancının söylediği cümle yeniden zihnine geldi.

Gördüğünüz ilk şeyi düşman sanmayın.

Dagan:

“Adam ne söyledi?”

Arin ona baktı.

“Ne?”

“Sera bir adam dedi.”

Arin birkaç saniye sustu.

Kimliğini bilmiyordu.

Adını söylememişti.

Ama Perrin’i tanıyordu.

Sera’yı tanıyormuş gibi konuşmuştu.

Onu tanıyormuş gibi konuşmuştu.

Bilekliğindeki beş çizgiye bakmıştı.

Ve Arin’in bedeni onu gördüğünde—

kılıcını indirmişti.

“Arin?”

Dagan bekliyordu.

Arin cevap vermeden önce kuzey ormanından son bir çan sesi geldi.

Tek.

Uzak.

Ting.

Sonra tamamen sustu.

Köyde kimse konuşmadı.

Arin karanlığın içinde artık göremediği patikaya baktı.

Yabancının yüzünü düşündü.

Kırgın bakışını.

Beni hatırlamıyorsun.

Başındaki ağrı çok hafif geri döndü.

Bir görüntü.

Çocuk eli.

Beş küçük el üst üste.

Birinin sesi.

Bu kez kelime yoktu.

Yalnızca kahkaha.

Görüntü kayboldu.

Arin nefes aldı.

Dagan:

“İyi misin?”

“Evet.”

Yalan olduğunu bu kez herkes anlamış olmalıydı.

Ama kimse üzerine gitmedi.

Arin’in gözleri hâlâ ormandaydı.

Ve yabancının son uyarısı, bütün diğer seslerden daha net biçimde zihninde kaldı.

Çocukları bulmak için kuzeye gideceklerdi.

Orada bir kadın yüzü taşıyan köklerden korkuyorlardı.

Hareket eden ağaçlardan.

Çanlardan.

Ama karanlıktan çıkıp Arin’e yıllardır tanıyormuş gibi bakan yabancı, bütün bunlardan daha kesin bir şey söylemişti.

“Çocukları alan şeyden korkuyorsunuz,” demişti.
“Yanlış şeyden korkuyorsunuz.”

Arin kuzey ormanından gözünü ayırmadı.

İlk kez, çocukları bulamamaktan başka bir şeyden de korktu.

Yanlış şeyi bulmaktan.

Yorum bırakın